25 Aralık 2010 Cumartesi

Tavanarası




          Aşka gelmeden bir durak önce indim. Mevsim salatasının en soğuk lezzetindeydim. Üç gündür tuvalete girmemiştim; soğuk, kabızlığı tetikliyor. Bu soğukta insanın kıçını açıp yapası gelmiyor da denebilir.

          Tuvaleti olmayan sadece 10 liralık bir oda tuttum. Allahtan kabızdım diyen ilk kişiydim. Bir şişe ucuz şarap parasına kiraladığım odama bir göz gezdirdim. Bir parça kağıt buldum yerde. Okumaya başladım. Hoşuma gitti; yarım kalmış bir şiirdi bu…



          “hiçbir tarife uymuyor mezelerim
          ruhumun tavan arasında içiyorum
          her yerde batmayan gemilerim
          sessiz bandolar gibi güpegündüz seviyorum”

          Bu dörtlük, olsa olsa güzel bir şiire final olabilir diye düşündüm. Üç gündür tuvalete girmiyor, iki gündür de uyumuyordum. Yatağa girdim. Bu şiiri tamamlamalıyım diye düşünürken edebi bir uykuya daldım.

          Uyandığımda saat akşam sekizi gösteriyordu. Uyuyalı dört saat kadar olmuştu; lakin uykumu çoktan almıştım hayattan. Önce gözlerimi, sonra avcumu açtım. O kağıt parçası hala elimdeydi. Yirmi beş yaşındaki bir gencin eline tutuşturulmuş intihar mektubu gibi…

          Odayı çok ucuza tuttuğum için belki biraz kafa dağıtırım diye en yakın bara doğru yollandım. Hayat kadınlarının hayatlarını üç öğün alkolle beslediği, hayat erkeklerinin ise onlardan cinsel hastalıklar kaparak, hayatlarına paşa paşa devam ettiği, hayatı güzel özetleyen bir bara geldim. Beni kimsenin rahatsız edemeyeceği kuytu bir masaya iliştim. Uzun bir süre bekledim. Pencereden dışarı baktım. Birkaç çığlık duydum içimde. Sonra bara döndüm. Her Türk gibi bir duble rakı söyledim. Yanına bir dilim ekmek ve geçenlerde bir kültür-sanat dergisinde rakının yanına tavsiye edilen “un kurabiyesi” çıkarttım ceketimin cebinden. Her şey tamamdı, uzun bir sessizlik daha oldu ruhumun koridorlarında. Barın içini iyice süzdüm. Pansiyonda bulduğum kağıt parçasını çıkartıp; rakı ile un kurabiyesinin arasına koydum. Tekrar okudum. Bir şiir için iyi bir final diye düşündüm, bu sefer uykumu almış olarak.

          Barı tekrar süzdüm. Renksiz aynalarda hayata tutunan, hayat kadınları ve erkeklerini tekrar tekrar süzdüm. İşimi gördükten sonra rüzgar gibi apar topar gidecektim bu yerden.

          Rakımın buzları erir erimez koca bir fırt aldım. Ardından un kurabiyesi. Sonra tam tersini denedim. Çok uzun zamandır böyle lezzetli içmemiştim. Ehh, çok uzun zamandır başkaları yaşasın diye ölmüyordum da. Yani, işsizdim. Sonbahar bitmek üzereydi, ben de öyle. Kadınlar ise artık yataklarımda değil; sanki mezarlarımda yatıyorlardı. Her nerede iseler iyi saklanmışlardı.

          Ufak bir parça kurabiye kopardım. Ardından rakı ve ardından ufak bir parça kurabiye daha. Evet, böylesi daha iyi! Rüya gibi… Sırt üstü rüyalarımı yan yatırmak gibi…




          Barmen yaklaştı;
          “O yediğiniz un kurabiyesi mi?” diye sordu.                      
          “Evet, ister misin?”
          “Hayır, sadece dikkatimi çekti. Var mı bir arzunuz?”
          “Bilmem. Ne arzulamalıyım sence?” dedim, son kurabiyeyi de tüketerek…
          “Bira-Bomb tavsiye ederim size. Özel spesiyalimizdir; tekila ile dolu tekila bardağını, bira ile dolu bira bardağının içine amuda kaldırıp bırakıyoruz. Siz biranızı yudumlarken biranın içindeki tekila, bomba etkisi yapıyor.”

          “Hmm,” dedim. Eli yüzü düzgün, oldukça tahsilli bir çocuğa benziyordu şu barmen. Kanım ısınmıştı ama rakıdan da olabilir.
          “Pekala, eğer bana şu önümdeki kağıt parçasının içinde yazılı şiiri tamamlatacaksa bir tane bira-bomb alabilirim.”

          Kendi denginde bir müşteri bulduğu için sevinerek;
          “Barımızın adı –tavanarası-… Şiirinizin adını böyle koyabilirsiniz,” dedi ve gülümseyerek bana bomba hazırlamaya gitti.

          Tek kelime etmedim. Hepimiz oturduğumuz yerden barmene bakıyorduk. Özel bir andı. Şiir tamamlamak için alkolden bomba yapıyorduk. Uzun süren bir bakış, sonra barmen elinde bombayla çıka geldi. 

          “Bu, pimi…” dedi. “Bunu çekersen mahvolursun!” 
          “Olur, çekerim,” dedim ve gitti.


Tavanarası

sırt üstü rüyalarım 
yan yatar mı bir gün

ölüyorum, başkaları yaşasın diye
göm beni de sonbahar
kadınlar yatar mezarlarımda

rüzgar ve sen apar topar gittiğinizde
sıkıştım kaldım ruhumun tavanarasında
artık hoşça kal en hiçten dileklerimle
git tutun hayata, renksiz aynalarda

hiçbir tarife uymuyor mezelerim
ruhumun tavanarasında içiyorum
her yerde batmayan gemilerim
sessiz bandolar gibi güpegündüz seviyorum!

İlker Filiz


yeniyazı dergisi/ sayı 6/ mart 2009





24 Aralık 2010 Cuma

Işıldak

  IŞILDAK


    Rastgele bir dünyadayım. Rastgele insanlar, insanlıklarından çok uzak… Bu insanların yanında ise hayatın çıplak güzellikleri rüya gibi bir tatil olmalı. İhmale gelmeyen bir değeri var.

    İnsanlar hiçbir baskı olmadan doğruları söylemedikçe karşılarındaki insanların dost mu, yoksa düşman mı olduklarını anlayamazlar. Bu kaos, bazı olumsuz gelişmelere sebebiyet verir ve derin yaralara sağlam bir zemin hazırlar. Misal; “çok az tanıdığın bir insanla bile çilingir sofrası tadında muhabbetler yapabilmek” şeklinde özetleyebiliriz. Her insan dürüstlük arar. Bana kalırsa hepimiz birer “dürüst yabancı” olmalıyız. Belki bu sayede insan ilişkilerinde içinden çıkamadığımız birçok sorunu halletmiş oluruz, kim bilir…

    Evimdeydim ve bunları düşünüyordum. Her pazar günü olduğu gibi evin içinde sinek avlayarak sabah sporumu da yapıyordum. Yine sıradan bir pazar günü… Öldürecek sinek kalmayınca son yazdığım ama henüz tamamlayamadığım şiirimin başına oturdum. Kanserin çaresini bulan bir şiir yazdım ve rahatladım. Dolaptan bir bira alarak pencereden dışarıyı seyretmeye başladım. Tam zamanıydı. Güzel bir kadın arabasından indi. Biraz yürüdü. Işıldayan bacaklara sahipti; fakat o bunun farkında değilmiş gibi yüzü asık görünüyordu. Bir evin kapısının önünde durdu ve zili çaldı. Serseri kılıklı bir adam açtı kapıyı. Hiç konuşmadan içeri girdiler. Sonrası malum; ya kavga ettiler ya da seviştiler. Işıldayan bacaklara sahip güzel bir kadınla, serseri bir adam başka ne yapabilir ki? Hayal gücüm başka olasılığa izin vermiyor.

    Kanserin çaresini bulduğum ve hatta Afrika’daki aç insanları bile doyurduğum şiirimi yüksek sesle okudum papağanıma.

    “Kanser, kanser” dedi.
    Papağanımın adı buydu. O  yüzden  ilk öğrendiği kelime de budur.

    Saat, öğlen üçe geliyordu. Dışarı çıkıp biraz hava almak için arabamla etrafta bir tur attım ve aynı yere park ettim. Işıldayan bacağın arabası hala oradaydı. Aracın yanına doğru yaklaştım. Şık,  spor bir arabaydı. Ön koltukta bir kitap gözüme takıldı. Geçen ay çıkan şiir kitabımdı bu. Oldukça heyecanlandım,  hatta paniğe kapıldım.  Hemen uzaklaşıp eve doğru yürüdüm. O şiir kitabında “Işıldayan Bacaklar” adlı bir şiir yazmış olsaydım keşke diye garip bir fikre kapıldım; ama bu fikir on dakika kadar sonra yerini bir kadeh kırmızı şaraba bıraktı.



    Şarabımı içerek dışarıyı seyrediyordum. Ne dışarıymış ama kardeşim! Allahtan ben içerideydim ve içiyor, bekliyordum, önümdeki boş sayfaların bir karınca yuvası gibi dolmasını…

    Işıldayan bacağın, ışıldamayan karanlık şiirlerimi okuması ne tuhaf diye tekrar geçirdim içimden. Derken serserinin evinden apar topar  koşarak çıktı ışıklı bacak. Onu izliyordum. Ağlıyordu. Tam zamanı diyerek dışarı çıktım. Altmış saniye sonra yanındaydım.

    “Ağladığınızda daha da ışıldıyorsunuz” dedim.                                 
    Hala ağlamaklı; fakat hafif gülümseyerek…
    “Sizi tanıyor muyum beyefendi?” dedi.
    “Tanımıyorsunuz ama tanışabiliriz” gibi rahat bir cümle kurdum.
    “Neden ağlıyorsunuz ?”
    “Erkek arkadaşım ile kavga ettim. Boş verin; biz hep kavga ederiz” dedi yine ağlamaya başlayarak.

    İhtimallerden biri tutmuştu. Demek ki sevişmiyorlardı. Adımı sordu; fakat ben gerçek adımı söylemedim; çünkü arabasında şiir kitabım duruyordu. Beni yanlış anlayabilirdi. Işıldadığı için onunla ilgilendiğimi sanabilirdi. Bir şair ışıldamalara karşı dayanıklı ve dikkatli olmalı.

    Birkaç dakika ayaküstü muhabbet ettik. Belli ki yüzümü hiç görmemişti. Sadece şiirlerimi okuyordu. Belki onları da henüz okumamıştı. Tüm bu olasılıklar bir yana, o pazar gününün gecesi gündüz gibi geçmişti, ışıldak sayesinde!

İlker Filiz

Artefact Dergisi / Sayı: 2




22 Aralık 2010 Çarşamba

Şair Dediğin



Şair Dediğin

güzelin derdiyse çirkine doymak
şaire mutluluk verir sonun her çeşiti
çıkmazlarda kulağına bir küfür söylenirse
şiir vurur kafasına, kanatmaz
ağlatır hiddeti

hiçbir nokta bitirmez hayatı dirseklerimizde
sıçrayan çekirgeler anlatır ruhun çekingelerini
yağmur değil rüzgar ıslattı
rahattayken bizi, hayatın gidişine

bir yer var mütevaziliğin bittiği
ben çok zor'um, zor'un insan anlamı
hiç mezar kazmadım dostluğa dair
bin gel beyin tramvayına, şairlik cehennemine
beynimiz uzay, ruhumuz kainat
kişi başına düşen hüzün miktarını arttırır, şair dediğin

İlker Filiz






18 Aralık 2010 Cumartesi

Serzeniş

Serzeniş

aşkla harp eder bu ihanet
şerle dans eder müziksiz

aşk, sesini kaybeden vantrilok
aşk, genze kaçan bira köpüğü
en çok da şarabın yanındaki ekmek kırıntısı ve sen
azami hızda ölüm tehlikesi
kötülüğe karşı ayıp teşkil eden ihanet

el bombalarıyla jonklörlük yaparken bir gece
gömüldüm cesetlerin kuruntusuna
içine girdiğim elbiseden farksız
üstüme geliyor gri sonbahar
beni severken işlediğin soykırımlar
bir oda, alkol ve tuttuğum yalnızlıklar

rakamlar rakamları sıralıyor, sabah oluyor
öpüşür gibi ayrılıyoruz, mutlu gibiyiz
oksijen yüzü görmemiş siyah kanlı caniler
beyaz tabutlara sarılı masum periler
ruhumda demlenen zehir zemberek şiirler…

suyun uyuduğu zamanlarda tanıştım düşmanlarımla
ölümün göz kırptığı sempatik karanlık
göçük altındaki depremzedenin yalnızlık arayışı 
kırsal yangınlarda yok olan karınca yuvaları

doğru, seni sevdik en çok 
tek kişilik gidiş vardır aşkta, dönüş olmaz
kalbin avucunda atar, cennette bir festival
biliyorum, yüreğinde hâlâ 
içimden koparılmış mezar çiçekleri var

sessiz musibet, beni takip et
hayal et kaybedersen
aşkın reçeline bandık, sandık
oksijeni bol ormanlarda saman alevi aşkla
intihar üstüne kurulu hayatlarla 
hepimiz bu dünyada kapana kısıldık

beni diri diri yiyen vejetaryen kadınlar
bedenini geceye satan gündüz gibi kadınlar
göz yaparken kaş çıkaran, baştan çıkaran
sondan toplayan, matematikle 
harp eden cehalet tanrıçaları
kan kırmızı kadehlerde sunulan aşk şarabı
seni içtiğimdendir bu ölümcül serzeniş!

İlker Filiz 


"karakalem ağustos 08"





16 Aralık 2010 Perşembe

Kırık Simetri


Kırık Simetri

senle tutturulmuş bir fotoğraf, hayat
hayatın yakasında
yaslanacak acılarım olmasa
hiç düşer miydim teninin avlusuna

bakamıyorum, görüyorum seni
dört nala koşuyor, notaları anahtarsız hayat
biter mi hiç rüzgârın toza soracakları
her şey zor, güneş batacaksa üstüne geceleri

karanlık erken çöküyor artık yüreğimin meyhanesine
ah istanbul kadın olalı
kanayan müzik tadında pıhtılaştın sesimde

kalp kırıldı "sen" içinde kaldı.


İlker Filiz

"Lacivert/ Sayı 26"




Yaşar Bir Başkasıdır - 1

               
               Yaşar Bir Başkasıdır - 1

Hayat, bana yalnızlık diye bir iş buluyor. Mesai saatleri belli değil. Yemek saatleri belli değil. Hiçbir şey belli değil, ama yalnızlık belli. O çok belli. Acil durumlar için sağ elime bir kalem, sol elime de bir kağıt tutuşturuyor.

“Bu aslında yalnızlık değil,” diyor hayat. “İstediğin her şeye sahip olacaksın, ama önce yalnızlığına sahip çık. Bu büyük bir sınav!”

Kötü bir rüyaydı ve bu tip şeylere alışıktım. Yalnızlığın yan etkileri…

Kendime samimi bir –günaydın- diyerek uyanmıştım o sabah. O sabah yağmur vardı İstanbul’da, lakin gözlerim dolu dolu olmuyordu bilinmez niye. Bu İstanbul ağlatmıyordu artık, hayattan yaşlanmış gözlerimizi.

 Hayat denilen uzun hastalığın verdiği acılar ile uyuyor, onunla uyanıyordum. Kendi kendime psikolojik açılımlar meydana getiriyor, içimde besleyip büyüttüğüm her türlü duyguyu ölçüp tartıyordum. Küçük, hasta  bir bebeği dertlerimin baş ucunda bekler gibi bekliyordum hayatı. Acaba bana ne söyleyecek diye… Acaba hayat, bir alışkanlık mı? Hep varolan bir şeyi mi seviyoruz, yok olacağını bile bile? Bu düşüncelerden kurtulmak için ya da en azından uzak durabilmek için müzik ve edebiyatla uğraşıyordum. Hatta o zamanlar bu tarz sanatsal aktivitelerin sıhhati de pek iyi değildi ülkede. Yine de oldukça cesur ve samimiydim. Biraz fazla üzüntü ve yorgunlunluk daha çok  ve daha iyi yazmamı sağlıyordu.

Oturup beklemek iyidir. Ruhu dinlendirir. Biraz sabırla her şey yüreğinize gelir. Yüreğiniz de ağzınıza geldiğinde, yazdıklarınıza inanamazsınız. O zaman aşktan bahsetmenin belki de tam zamanı.

Güzel bir sonbahar karşılamıştı yalnızlığımı. Hani bilirsiniz güneşin değil de ayın aydınlattığı bir sonbahardaydık. Aşk kendine berrak bir gece seçmişti. Ben de az sonra güzel bir kadın göreceğimden ve mahpus hayatı gibi geçen son beş yılıma inat yüzümün gülümseyeceğinden habersizdim. Şehir; yeryüzünde bir mezar, koca bir mezar gibi uzanmaktaydı gözlerime. Ben o koca mezarın içinde çoktan çürümüşümdür artık diye düşünürken, bir ışık süzüldü karanlığa ve yitip gitmedi sonsuzluğumda. Onu farketmemek canilikti. Onu farkettim. Onu farketmek canlılıktı.

Her şey elbette çok farklıydı. Çünkü dün gece ona attığım mailime yanıt gelmişti. O kendini uyuşturduğu, kalbini serinlettiği bir anda, kelimelerin bana doğru akmasına izin vermişti. Rüzgarların yüzüme esmesini ve nefesini hissetmemi istemişti.

“Zaten sahip olduğumuz bir şeyi, bir kez daha kazanmanın hazzı için sayısız yarayı saklıyoruz içimizde.

Çok güzel bir yemeğin ardından bir sigara yakarım bazen. Bazen de keyifli bir film ile içerken, beklerken. Bazı sigaralar gibi bazı şeyler de eşsizdir tek iken. Kimsesiz değil, ama hep yalnız.

Beni edebi anlamda besleyecek bir kitap okurken kesinlikle şarap içmek isterim. Çoğu zaman içerim de. Çok sağlıklı bir kadınım ve güçlü. Dediğin gibi, küllerinden yeniden ve yeniden doğacak kadar. Kötü alışkanlıklarım var benim, ama gördüğün gibi iyi huylu. Belki erdemli.

Dibe yavaşça inip huzurlu uykulara dalarım. Çekici bulmam uzun ömürleri,  fakat uzunca yaşayacağımdan eminim. Tersine ise çok üzülmem, çünkü artık olmak istediğim kişiyim. Zaten hızlı da yaşamıyorum, genç ölemem.

Çoğul eki almamış kalabalık biriyim. Kimse “İsimsiz’lere gidelim” demez. “İsimsiz’e gidelim” yerine. İsimsiz ise hiç görmediği birisine yazmak ister, farklı hissederse. Daha önce bir kere yaşamış gibi. “Dejavu” kelimesinin de canı yok mu?

İnternette rast gelemiyoruz. Böyle bir şeyler yazdım. Evimin içinde kendi kendime konuşuyor buldum kendimi. Seni hiç görmedim, görmek isterdim.

Garipsenecek tarzda bir cevap, diye çok uzun süre düşündüm. Sanki benim yazdıklarım çok normaldi! Kimi neyle, avutuyorsam artık. Kanımın kaynadığını hissettim, hemen bir şeyler yazarak cevap vermeliydim. O’nun içimden her şeyin hakettiğini söyleyip duruyordum, her şeyi…

En son gördüğüm rüyamı şiir haline getirmiştim. Fakat şimdilik çok ağır olacağını düşündüğüm için bir kısmını kullanacaktım. Bunu onun üzerinde deneyebilirdim ve yeterince kafa karışıklığı yaratabilirdim paralel evrenlerimizde.

“Rüyamda… Şiir gördüm rüyamda, şair yazıyordu. Şiir gördüm, korkmadan, ağlamadan.  Fısıldadı kalbime. Düşe soyunup uyumuş güvercin sesi. Dokundu da sonra, çok sonraları siciline ağır ağır işlenecek, kurumayan şiir damlacıkları.

Uyandı da sonra, güne dün geceden kalma bir aşkla. Kusarak uyandı silgi, tebeşir, büyülü kelimelerle kara tahtada sevişir. Uyanıyoruz süslü bir sabahın makyajına. Kıskanıyoruz yerli yersiz, en çirkin şeytanlarla dolu dizgin.”

Kısa ve öz. Bıçağı fazla derinlere saplamadan. Kimse kimseyi öldürmeden haberleşiyorduk işte. Uzun süredir evdeydim. Oldukça havasız kaldığımı düşündüğüm andan itibaren kendimi dışarı attım usulca.

70’lik çınar Yaşar Ağabey’i ziyarete koştum. Kendisi oldukça Çınar’dır. Girdim evine selamsız sabahsız. Gerek de yoktu, çünkü o hep erken uyanır!

“Her keş’i, aşık olduğunu  sandığı kadınlar terketmeli, sonra yanlışlıkla bu herkesler üstlerine votka dökmeli. Sonra zaten Rusya’dan aşağıya çalışmaz kimse, edebiyat olarak, felsefe olarak,” dedim ve kocaman bir gülümseme koyverdim tütün kokulu koridora.

“Gençken ben de senin gibi gülümserdim delikanlı. Sana mı yazmıştım geçenlerde facebook’ta, ‘aşklar pazara çıkmış’ diye?”

“Evet ağabey, bana yazdın, ben de aklıma yazmışım. “

“Ne edebiyatı, ne felsefesi? Sevgi diye bir duygu yoktur, ihtiyaç vardır! Beni neden seviyorsun dedi kız, ihtiyacım var seveceğim var dedi oğlan!”

“Güzel kadınların bazılarının sadece yüzlerine ve ellerine, kalçalarına bakabilirim,” dedim. “Ama sadece bak desin. Yıllarca sadece bakarım. Kontrol edebilirim. Hem de dokunmadan. Estetiğim var benim. Seviyorum ben onu!” dedim ve her zamanki gibi bir sigara yaktım. Fakat o da ne, Yaşar Ağabey enfes Küba purolarını çıkarmaz mı! Zengin gibi yaktık içmeye koyulduk, tabi muhabbet daha da koyuydu.

“O da ihtiyaç. Zihinsel ihtiyaç. Bir tek hüzün olabilir belki. Yani aşk da ihtiyaçtır, ana sütü de!” dedi Yaşar Ağabey, büyükçe bir puro külünü dökerek.

“Şuurum gelince sadece sevdim! ‘Dikkat sevecek çıkabilir,’ son dizelerimden bu Yaşar ağabey.”

“Ana sütünde o da var Faruk’um. Sevgi, gelişmiş insan ürünüdür. Çok ciddi bir laftır bu! Duygu değil, üründür. Sevgi, duygu değil üründür. Emek ister, gelişmişlik ister. Bazı büyük sayılanlar işin içinden çıkamamış, muhabbetullah olmuş.”

“Katılıyorum Yaşar Ağabey. Şimdilik pek işim düşmedi bazı büyük sayılanlara. Çoğunun lafları oldukça güzeldir ama, bol kaşarlı, mideye oturucu. Midye tava laflar.”

“Ya işte bazen sevdiklerimiz de okuyor büyük sayılanları Faruk’cum. Benim en ufak kardeşim! Şimdi, Allah onları birbirinden ayırmasın, çünkü ben ona Allah derim. İşte bu toplum lanet bir şey, bunları konuşursak kadınların sihiri bozulur. Sihiri bilinmezlik üzerine kuruyorlar, yani konuşmazlık. İşi çözdün mü kaçıyorlar!”

“Ahh, ben şöyle demiştim bir şiirimin dizelerinde de , ‘erkekler sadece şiir yazar, kadınlar sihir yapar.’ Bence oldukça başarılıydı, fakat bunu yadırgayan bir çok hatun kişi oldu. Yani tastamam beni anlamadılar! Yani hal böyle olunca, ben onların sihirlerine de karşıyım, cadı diyorlar, ama neyse en azından sadece o konuda tarafsızlar, yani objektif.”

“Çoğunun nesnelliği kaval ve saksafon arasında değişir güzel Faruk’um. Objektifleri şaşıdır. Şaşı objektifle resim çekmek lazım, kim bilir nasıl resimler çıkar! Onlar lazım. Hiç çelişmemek gerek. Hayvan besler gibi bakacaksın çoğu zaman. İnsan köpeğiyle kavga etmemeli. Bunu onları aşağılamak için söylemiyorum. Tamamen doğanın gereği.”

“Üfleyerek boşaltmak enerjiyi… Ahh, üfleyerek toz almaları. Tabii hedefe yakın, gözler şaşı. (gülüşmeler) Kültürlü denilen birkaç kadın oldu, aşağıla beni dediler bana. İşte, şevişirken felan tuhaf laflar et gibisinden. Saydırdım. Seviliyor. ” dedim ve büyükçe bir nefes aldım puromdan. Puronun dumanı tavana kadar yükselmişti. Keyfimiz bir hayli yerindeydi ve devam ediyorduk konuşmaya.

“Ne işe yararlar. Biliyorum, bana da çok geldiler. Doğa böyle koymuş sorunu. Antropolog olmaya gerek yok. Kedi sever gibi seveceksin. Bana altı sayı söyle de sayısal oynayayım, müzisyen şansı!”

“Hmm. 3-15-18-22-25-40. İnanır mısın Yaşar Ağabey, en son benim tayfa sormuştu, onlardayken. Yalnız oynamak için değil. Televizyonda o an çekiliş vardı. 10-15 saniye kalmıştı. ‘6 sayı söyle lan,’ dediler ve odadakiler hızlı hızlı rakamlarını söylediler. Tabii bana da sordular, sanırım hala şansım olduğuna inanıyorlar. Bir bok çıkmadı.”

“Hahahah. Bok da görecelidir derim. Bak bu serbest çağrışım çok önemlidir. Gizli saklı kavram, fikir düşünceleri çıkartır. Sonra toplamak faydalı olabilir. Garipler yanyana gelip, rakı içip, masturbasyon yapmıyorlardı. Serbest çağrışım yapıyorlardı. Melih Cevdet anlatır, Orhan Veli filan.”

“Evet, içimde uhtedir. Birini şimdi ayaküstü gerçekleştirdik. Yaşar Ağabey.“

“Ya aslında zihnime sürekli yazıyorum da sonra dışarı çıkıyorlar. Hakları benim zihnimde. Edepsizlik var, onlarsa edebi şeyler tabii. Fazla durmak istemiyorlar karanlık zihnimde. Kendimi öldüreceğim. Hahaha.”

“Aynı zihin bende de var Yaşar Ağabey! Fakat ölmek çok uzak bana, buna eminim artık.”

“Yenilenmek için öldürürüm kendimi ancak. Her gece sabahlar yeni olur. Hayatımı mantarlar sarmadan. Dilim damağım kurusun. Ben öleyim. Ölüm de dişidir. Vaginal. İşte bu kadar.”

“Ölüm dişi midir? Bunu hiç düşünmemiştim be Yaşar Ağabey!”

“Tanrılar vaginal bir ölüm nasip etsin sana Faruk.”

“Vagina’nın içinde ölen var mıdır acaba?” diye sordum Yaşar Ağabey’e. Çeşitli fikirlerden yola çıkarak çağrışmayı oldukça seviyorduk. Bunu sevmememiz için bir neden  yoktu.

“Ordan gelmedik mi? Var tabii. Ceninler ve kalp hastaları, ama ölüm dişidir. Ceninler ve kalp hastaları. Ceninler rahimde ölse de vaginaldir,” dedi büyük bir konsantre ile Yaşar Ağabey.

“Ben bizi düşünmüştüm Yaşar ağabey. Çok güzel bir kadın var, vaginasında ölüyoruz. Öyle abaza etmiş bizi. Ehh.”

“İşte ölüm bu Faruk! “

“Sanırım mezartaşıma ‘gülerek öldü’ yazarlardı, en kibarı bu bence ağabey.”

“Başkaları da gülsün diye, başka türlü yazmak lazım. ‘Vagülerek’ öldü filan gibi.” Yaşar Ağabey’in bu son çağrışımı üzerine epey güldük ve ben devam istedim.

“Ceviz gibi öldü diyelim, biraz benziyor hani. Hakkını yemeyelim, kilosu 20 lira.”

“Ceviz daha çok beyine benzer, sonra akıllı zannederler ama Faruk’cum.”

“Haklısın Ağabey. Bu arada akşamı ettik. Senin de ağzın kurumadı mı? Hadi çağrışımlarımıza ucuz bir barda devam edelim.”

“Hiç sormayacaksın sandım evlat! Hadi.”

İşte böyle bir Ağabey ve Fikir Hocası herkese nasip olmaz. Barda çağrışmalara devam ettik. Son durumları anlattım ona. Son kadınları. Son heyecanlarımı ve üzüntülerimi. ‘Boşver sen, yazmaya ve üretmeye devam et. Ve tabii ki sevmeye,” dedi Yaşar Ağabey.


İlker Filiz

13 Aralık 2010 Pazartesi

Kuşlara Yanlış Olmaz

Kuşlara Yanlış Olmaz

biliyorsun ki her şey kuşlara doğru
ruhumuz, öpücükler kuşlara
şüphesiz bakmalı güzelliğe biraz, biraz daha

gözlerinin çizdiği yüzümde gök haritası
korkmuş ışığı yakan ellerine yaslanır
an meselesi uyuşan sevginin hissetmesi
birdenbire ağlayacaktır ıslanınca göz yağmurlarında

hiç hatırlamadan ölümü, hazırlandın yaşama
hiç zorlamadan dayadım kapına kanatlarını
biliyorsun ki her öpücük bir ihtimal demek, kelebek
gerçek yalanı hiçbir kadın kabul etmiyor nasılsa

sevgilinin bakışlarında oynar topu çocuklar
bir küfrü unuttular sevişen dudaklarında
sonradan kokum bağlandı sonradan nefesine
kuşlara yanlış olmaz biliyorsundur, bilmelisin de


"yasakmeyve/ sayı 42" 

İlker Filiz






Yokluk






Yokluk

beni ayağına çağırmakta üstüne yok
sakinken bcdg, sinirliyken pçtk diyorsun
hayatının yarısı uyku, yarısı kuşku
üstüne yok, üstüne yok biliyorsun
oysa yokluk bir rakıdır meyhaneye
meyhaneye göre bir yokluktur rakı

ben sana nasıl güvenemezsem
saksıdaki çiçek durur olduğu yerde
yani ölümden korkmadığımız
insanlık dışı anlardan gelir egolarımız
oysa biraz da fazla mesai kokar sigara
parklara gidip ağlamaya başladıysanız geceleri

önce ben, sonra içim geçti hayattan
derdim çok diyemem, üzülür benim gibiler
bana yaptıklarına şiirleniyorum sadece
inan olsun bende biraz da memur aklı var
oysa o kadar yalnızdık ki
kimsenin hakkı bulut değildi

İlker Filiz

"Koridor Dergisi / Sayı 16 / Ocak - Şubat 2011"
"Lacivert Dergisi / Sayı: 36 / Kasım - Aralık 2010"
"Kardelen Dergisi / Sayı 67 / Ocak - Mart 2011"