24 Aralık 2010 Cuma

Işıldak

  IŞILDAK


    Rastgele bir dünyadayım. Rastgele insanlar, insanlıklarından çok uzak… Bu insanların yanında ise hayatın çıplak güzellikleri rüya gibi bir tatil olmalı. İhmale gelmeyen bir değeri var.

    İnsanlar hiçbir baskı olmadan doğruları söylemedikçe karşılarındaki insanların dost mu, yoksa düşman mı olduklarını anlayamazlar. Bu kaos, bazı olumsuz gelişmelere sebebiyet verir ve derin yaralara sağlam bir zemin hazırlar. Misal; “çok az tanıdığın bir insanla bile çilingir sofrası tadında muhabbetler yapabilmek” şeklinde özetleyebiliriz. Her insan dürüstlük arar. Bana kalırsa hepimiz birer “dürüst yabancı” olmalıyız. Belki bu sayede insan ilişkilerinde içinden çıkamadığımız birçok sorunu halletmiş oluruz, kim bilir…

    Evimdeydim ve bunları düşünüyordum. Her pazar günü olduğu gibi evin içinde sinek avlayarak sabah sporumu da yapıyordum. Yine sıradan bir pazar günü… Öldürecek sinek kalmayınca son yazdığım ama henüz tamamlayamadığım şiirimin başına oturdum. Kanserin çaresini bulan bir şiir yazdım ve rahatladım. Dolaptan bir bira alarak pencereden dışarıyı seyretmeye başladım. Tam zamanıydı. Güzel bir kadın arabasından indi. Biraz yürüdü. Işıldayan bacaklara sahipti; fakat o bunun farkında değilmiş gibi yüzü asık görünüyordu. Bir evin kapısının önünde durdu ve zili çaldı. Serseri kılıklı bir adam açtı kapıyı. Hiç konuşmadan içeri girdiler. Sonrası malum; ya kavga ettiler ya da seviştiler. Işıldayan bacaklara sahip güzel bir kadınla, serseri bir adam başka ne yapabilir ki? Hayal gücüm başka olasılığa izin vermiyor.

    Kanserin çaresini bulduğum ve hatta Afrika’daki aç insanları bile doyurduğum şiirimi yüksek sesle okudum papağanıma.

    “Kanser, kanser” dedi.
    Papağanımın adı buydu. O  yüzden  ilk öğrendiği kelime de budur.

    Saat, öğlen üçe geliyordu. Dışarı çıkıp biraz hava almak için arabamla etrafta bir tur attım ve aynı yere park ettim. Işıldayan bacağın arabası hala oradaydı. Aracın yanına doğru yaklaştım. Şık,  spor bir arabaydı. Ön koltukta bir kitap gözüme takıldı. Geçen ay çıkan şiir kitabımdı bu. Oldukça heyecanlandım,  hatta paniğe kapıldım.  Hemen uzaklaşıp eve doğru yürüdüm. O şiir kitabında “Işıldayan Bacaklar” adlı bir şiir yazmış olsaydım keşke diye garip bir fikre kapıldım; ama bu fikir on dakika kadar sonra yerini bir kadeh kırmızı şaraba bıraktı.



    Şarabımı içerek dışarıyı seyrediyordum. Ne dışarıymış ama kardeşim! Allahtan ben içerideydim ve içiyor, bekliyordum, önümdeki boş sayfaların bir karınca yuvası gibi dolmasını…

    Işıldayan bacağın, ışıldamayan karanlık şiirlerimi okuması ne tuhaf diye tekrar geçirdim içimden. Derken serserinin evinden apar topar  koşarak çıktı ışıklı bacak. Onu izliyordum. Ağlıyordu. Tam zamanı diyerek dışarı çıktım. Altmış saniye sonra yanındaydım.

    “Ağladığınızda daha da ışıldıyorsunuz” dedim.                                 
    Hala ağlamaklı; fakat hafif gülümseyerek…
    “Sizi tanıyor muyum beyefendi?” dedi.
    “Tanımıyorsunuz ama tanışabiliriz” gibi rahat bir cümle kurdum.
    “Neden ağlıyorsunuz ?”
    “Erkek arkadaşım ile kavga ettim. Boş verin; biz hep kavga ederiz” dedi yine ağlamaya başlayarak.

    İhtimallerden biri tutmuştu. Demek ki sevişmiyorlardı. Adımı sordu; fakat ben gerçek adımı söylemedim; çünkü arabasında şiir kitabım duruyordu. Beni yanlış anlayabilirdi. Işıldadığı için onunla ilgilendiğimi sanabilirdi. Bir şair ışıldamalara karşı dayanıklı ve dikkatli olmalı.

    Birkaç dakika ayaküstü muhabbet ettik. Belli ki yüzümü hiç görmemişti. Sadece şiirlerimi okuyordu. Belki onları da henüz okumamıştı. Tüm bu olasılıklar bir yana, o pazar gününün gecesi gündüz gibi geçmişti, ışıldak sayesinde!

İlker Filiz

Artefact Dergisi / Sayı: 2




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Samimiyetinizi Dökün