16 Aralık 2010 Perşembe

Yaşar Bir Başkasıdır - 1

               
               Yaşar Bir Başkasıdır - 1

Hayat, bana yalnızlık diye bir iş buluyor. Mesai saatleri belli değil. Yemek saatleri belli değil. Hiçbir şey belli değil, ama yalnızlık belli. O çok belli. Acil durumlar için sağ elime bir kalem, sol elime de bir kağıt tutuşturuyor.

“Bu aslında yalnızlık değil,” diyor hayat. “İstediğin her şeye sahip olacaksın, ama önce yalnızlığına sahip çık. Bu büyük bir sınav!”

Kötü bir rüyaydı ve bu tip şeylere alışıktım. Yalnızlığın yan etkileri…

Kendime samimi bir –günaydın- diyerek uyanmıştım o sabah. O sabah yağmur vardı İstanbul’da, lakin gözlerim dolu dolu olmuyordu bilinmez niye. Bu İstanbul ağlatmıyordu artık, hayattan yaşlanmış gözlerimizi.

 Hayat denilen uzun hastalığın verdiği acılar ile uyuyor, onunla uyanıyordum. Kendi kendime psikolojik açılımlar meydana getiriyor, içimde besleyip büyüttüğüm her türlü duyguyu ölçüp tartıyordum. Küçük, hasta  bir bebeği dertlerimin baş ucunda bekler gibi bekliyordum hayatı. Acaba bana ne söyleyecek diye… Acaba hayat, bir alışkanlık mı? Hep varolan bir şeyi mi seviyoruz, yok olacağını bile bile? Bu düşüncelerden kurtulmak için ya da en azından uzak durabilmek için müzik ve edebiyatla uğraşıyordum. Hatta o zamanlar bu tarz sanatsal aktivitelerin sıhhati de pek iyi değildi ülkede. Yine de oldukça cesur ve samimiydim. Biraz fazla üzüntü ve yorgunlunluk daha çok  ve daha iyi yazmamı sağlıyordu.

Oturup beklemek iyidir. Ruhu dinlendirir. Biraz sabırla her şey yüreğinize gelir. Yüreğiniz de ağzınıza geldiğinde, yazdıklarınıza inanamazsınız. O zaman aşktan bahsetmenin belki de tam zamanı.

Güzel bir sonbahar karşılamıştı yalnızlığımı. Hani bilirsiniz güneşin değil de ayın aydınlattığı bir sonbahardaydık. Aşk kendine berrak bir gece seçmişti. Ben de az sonra güzel bir kadın göreceğimden ve mahpus hayatı gibi geçen son beş yılıma inat yüzümün gülümseyeceğinden habersizdim. Şehir; yeryüzünde bir mezar, koca bir mezar gibi uzanmaktaydı gözlerime. Ben o koca mezarın içinde çoktan çürümüşümdür artık diye düşünürken, bir ışık süzüldü karanlığa ve yitip gitmedi sonsuzluğumda. Onu farketmemek canilikti. Onu farkettim. Onu farketmek canlılıktı.

Her şey elbette çok farklıydı. Çünkü dün gece ona attığım mailime yanıt gelmişti. O kendini uyuşturduğu, kalbini serinlettiği bir anda, kelimelerin bana doğru akmasına izin vermişti. Rüzgarların yüzüme esmesini ve nefesini hissetmemi istemişti.

“Zaten sahip olduğumuz bir şeyi, bir kez daha kazanmanın hazzı için sayısız yarayı saklıyoruz içimizde.

Çok güzel bir yemeğin ardından bir sigara yakarım bazen. Bazen de keyifli bir film ile içerken, beklerken. Bazı sigaralar gibi bazı şeyler de eşsizdir tek iken. Kimsesiz değil, ama hep yalnız.

Beni edebi anlamda besleyecek bir kitap okurken kesinlikle şarap içmek isterim. Çoğu zaman içerim de. Çok sağlıklı bir kadınım ve güçlü. Dediğin gibi, küllerinden yeniden ve yeniden doğacak kadar. Kötü alışkanlıklarım var benim, ama gördüğün gibi iyi huylu. Belki erdemli.

Dibe yavaşça inip huzurlu uykulara dalarım. Çekici bulmam uzun ömürleri,  fakat uzunca yaşayacağımdan eminim. Tersine ise çok üzülmem, çünkü artık olmak istediğim kişiyim. Zaten hızlı da yaşamıyorum, genç ölemem.

Çoğul eki almamış kalabalık biriyim. Kimse “İsimsiz’lere gidelim” demez. “İsimsiz’e gidelim” yerine. İsimsiz ise hiç görmediği birisine yazmak ister, farklı hissederse. Daha önce bir kere yaşamış gibi. “Dejavu” kelimesinin de canı yok mu?

İnternette rast gelemiyoruz. Böyle bir şeyler yazdım. Evimin içinde kendi kendime konuşuyor buldum kendimi. Seni hiç görmedim, görmek isterdim.

Garipsenecek tarzda bir cevap, diye çok uzun süre düşündüm. Sanki benim yazdıklarım çok normaldi! Kimi neyle, avutuyorsam artık. Kanımın kaynadığını hissettim, hemen bir şeyler yazarak cevap vermeliydim. O’nun içimden her şeyin hakettiğini söyleyip duruyordum, her şeyi…

En son gördüğüm rüyamı şiir haline getirmiştim. Fakat şimdilik çok ağır olacağını düşündüğüm için bir kısmını kullanacaktım. Bunu onun üzerinde deneyebilirdim ve yeterince kafa karışıklığı yaratabilirdim paralel evrenlerimizde.

“Rüyamda… Şiir gördüm rüyamda, şair yazıyordu. Şiir gördüm, korkmadan, ağlamadan.  Fısıldadı kalbime. Düşe soyunup uyumuş güvercin sesi. Dokundu da sonra, çok sonraları siciline ağır ağır işlenecek, kurumayan şiir damlacıkları.

Uyandı da sonra, güne dün geceden kalma bir aşkla. Kusarak uyandı silgi, tebeşir, büyülü kelimelerle kara tahtada sevişir. Uyanıyoruz süslü bir sabahın makyajına. Kıskanıyoruz yerli yersiz, en çirkin şeytanlarla dolu dizgin.”

Kısa ve öz. Bıçağı fazla derinlere saplamadan. Kimse kimseyi öldürmeden haberleşiyorduk işte. Uzun süredir evdeydim. Oldukça havasız kaldığımı düşündüğüm andan itibaren kendimi dışarı attım usulca.

70’lik çınar Yaşar Ağabey’i ziyarete koştum. Kendisi oldukça Çınar’dır. Girdim evine selamsız sabahsız. Gerek de yoktu, çünkü o hep erken uyanır!

“Her keş’i, aşık olduğunu  sandığı kadınlar terketmeli, sonra yanlışlıkla bu herkesler üstlerine votka dökmeli. Sonra zaten Rusya’dan aşağıya çalışmaz kimse, edebiyat olarak, felsefe olarak,” dedim ve kocaman bir gülümseme koyverdim tütün kokulu koridora.

“Gençken ben de senin gibi gülümserdim delikanlı. Sana mı yazmıştım geçenlerde facebook’ta, ‘aşklar pazara çıkmış’ diye?”

“Evet ağabey, bana yazdın, ben de aklıma yazmışım. “

“Ne edebiyatı, ne felsefesi? Sevgi diye bir duygu yoktur, ihtiyaç vardır! Beni neden seviyorsun dedi kız, ihtiyacım var seveceğim var dedi oğlan!”

“Güzel kadınların bazılarının sadece yüzlerine ve ellerine, kalçalarına bakabilirim,” dedim. “Ama sadece bak desin. Yıllarca sadece bakarım. Kontrol edebilirim. Hem de dokunmadan. Estetiğim var benim. Seviyorum ben onu!” dedim ve her zamanki gibi bir sigara yaktım. Fakat o da ne, Yaşar Ağabey enfes Küba purolarını çıkarmaz mı! Zengin gibi yaktık içmeye koyulduk, tabi muhabbet daha da koyuydu.

“O da ihtiyaç. Zihinsel ihtiyaç. Bir tek hüzün olabilir belki. Yani aşk da ihtiyaçtır, ana sütü de!” dedi Yaşar Ağabey, büyükçe bir puro külünü dökerek.

“Şuurum gelince sadece sevdim! ‘Dikkat sevecek çıkabilir,’ son dizelerimden bu Yaşar ağabey.”

“Ana sütünde o da var Faruk’um. Sevgi, gelişmiş insan ürünüdür. Çok ciddi bir laftır bu! Duygu değil, üründür. Sevgi, duygu değil üründür. Emek ister, gelişmişlik ister. Bazı büyük sayılanlar işin içinden çıkamamış, muhabbetullah olmuş.”

“Katılıyorum Yaşar Ağabey. Şimdilik pek işim düşmedi bazı büyük sayılanlara. Çoğunun lafları oldukça güzeldir ama, bol kaşarlı, mideye oturucu. Midye tava laflar.”

“Ya işte bazen sevdiklerimiz de okuyor büyük sayılanları Faruk’cum. Benim en ufak kardeşim! Şimdi, Allah onları birbirinden ayırmasın, çünkü ben ona Allah derim. İşte bu toplum lanet bir şey, bunları konuşursak kadınların sihiri bozulur. Sihiri bilinmezlik üzerine kuruyorlar, yani konuşmazlık. İşi çözdün mü kaçıyorlar!”

“Ahh, ben şöyle demiştim bir şiirimin dizelerinde de , ‘erkekler sadece şiir yazar, kadınlar sihir yapar.’ Bence oldukça başarılıydı, fakat bunu yadırgayan bir çok hatun kişi oldu. Yani tastamam beni anlamadılar! Yani hal böyle olunca, ben onların sihirlerine de karşıyım, cadı diyorlar, ama neyse en azından sadece o konuda tarafsızlar, yani objektif.”

“Çoğunun nesnelliği kaval ve saksafon arasında değişir güzel Faruk’um. Objektifleri şaşıdır. Şaşı objektifle resim çekmek lazım, kim bilir nasıl resimler çıkar! Onlar lazım. Hiç çelişmemek gerek. Hayvan besler gibi bakacaksın çoğu zaman. İnsan köpeğiyle kavga etmemeli. Bunu onları aşağılamak için söylemiyorum. Tamamen doğanın gereği.”

“Üfleyerek boşaltmak enerjiyi… Ahh, üfleyerek toz almaları. Tabii hedefe yakın, gözler şaşı. (gülüşmeler) Kültürlü denilen birkaç kadın oldu, aşağıla beni dediler bana. İşte, şevişirken felan tuhaf laflar et gibisinden. Saydırdım. Seviliyor. ” dedim ve büyükçe bir nefes aldım puromdan. Puronun dumanı tavana kadar yükselmişti. Keyfimiz bir hayli yerindeydi ve devam ediyorduk konuşmaya.

“Ne işe yararlar. Biliyorum, bana da çok geldiler. Doğa böyle koymuş sorunu. Antropolog olmaya gerek yok. Kedi sever gibi seveceksin. Bana altı sayı söyle de sayısal oynayayım, müzisyen şansı!”

“Hmm. 3-15-18-22-25-40. İnanır mısın Yaşar Ağabey, en son benim tayfa sormuştu, onlardayken. Yalnız oynamak için değil. Televizyonda o an çekiliş vardı. 10-15 saniye kalmıştı. ‘6 sayı söyle lan,’ dediler ve odadakiler hızlı hızlı rakamlarını söylediler. Tabii bana da sordular, sanırım hala şansım olduğuna inanıyorlar. Bir bok çıkmadı.”

“Hahahah. Bok da görecelidir derim. Bak bu serbest çağrışım çok önemlidir. Gizli saklı kavram, fikir düşünceleri çıkartır. Sonra toplamak faydalı olabilir. Garipler yanyana gelip, rakı içip, masturbasyon yapmıyorlardı. Serbest çağrışım yapıyorlardı. Melih Cevdet anlatır, Orhan Veli filan.”

“Evet, içimde uhtedir. Birini şimdi ayaküstü gerçekleştirdik. Yaşar Ağabey.“

“Ya aslında zihnime sürekli yazıyorum da sonra dışarı çıkıyorlar. Hakları benim zihnimde. Edepsizlik var, onlarsa edebi şeyler tabii. Fazla durmak istemiyorlar karanlık zihnimde. Kendimi öldüreceğim. Hahaha.”

“Aynı zihin bende de var Yaşar Ağabey! Fakat ölmek çok uzak bana, buna eminim artık.”

“Yenilenmek için öldürürüm kendimi ancak. Her gece sabahlar yeni olur. Hayatımı mantarlar sarmadan. Dilim damağım kurusun. Ben öleyim. Ölüm de dişidir. Vaginal. İşte bu kadar.”

“Ölüm dişi midir? Bunu hiç düşünmemiştim be Yaşar Ağabey!”

“Tanrılar vaginal bir ölüm nasip etsin sana Faruk.”

“Vagina’nın içinde ölen var mıdır acaba?” diye sordum Yaşar Ağabey’e. Çeşitli fikirlerden yola çıkarak çağrışmayı oldukça seviyorduk. Bunu sevmememiz için bir neden  yoktu.

“Ordan gelmedik mi? Var tabii. Ceninler ve kalp hastaları, ama ölüm dişidir. Ceninler ve kalp hastaları. Ceninler rahimde ölse de vaginaldir,” dedi büyük bir konsantre ile Yaşar Ağabey.

“Ben bizi düşünmüştüm Yaşar ağabey. Çok güzel bir kadın var, vaginasında ölüyoruz. Öyle abaza etmiş bizi. Ehh.”

“İşte ölüm bu Faruk! “

“Sanırım mezartaşıma ‘gülerek öldü’ yazarlardı, en kibarı bu bence ağabey.”

“Başkaları da gülsün diye, başka türlü yazmak lazım. ‘Vagülerek’ öldü filan gibi.” Yaşar Ağabey’in bu son çağrışımı üzerine epey güldük ve ben devam istedim.

“Ceviz gibi öldü diyelim, biraz benziyor hani. Hakkını yemeyelim, kilosu 20 lira.”

“Ceviz daha çok beyine benzer, sonra akıllı zannederler ama Faruk’cum.”

“Haklısın Ağabey. Bu arada akşamı ettik. Senin de ağzın kurumadı mı? Hadi çağrışımlarımıza ucuz bir barda devam edelim.”

“Hiç sormayacaksın sandım evlat! Hadi.”

İşte böyle bir Ağabey ve Fikir Hocası herkese nasip olmaz. Barda çağrışmalara devam ettik. Son durumları anlattım ona. Son kadınları. Son heyecanlarımı ve üzüntülerimi. ‘Boşver sen, yazmaya ve üretmeye devam et. Ve tabii ki sevmeye,” dedi Yaşar Ağabey.


İlker Filiz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Samimiyetinizi Dökün