11 Aralık 2012 Salı

BEN DE TAÇSIZ KRALDIM KÜÇÜKKEN, BÜYÜDÜM HÂLÂ TAÇSIZIM, YAŞASIN TAÇSIZLIK



Evet, benim hiç taçım olmadı ağbi, ama elimden de kupa düşmedi Allah’a şükür. Bu Yalnızlar Ligi’nde, her sene üst üste, şampiyon olmuşuz da, kupalara doğmuşuz da…

Ortaokul zamanlarında (o zamanlar ortaokul diye bir şey varıdı) tayinimiz Kıbrıs’a çıktığında tüm ortaokullararası futbol şampiyonasında kupayı kaldırdım. Evet. Gol kralı da oldum, dediğim gibi taç yok. Hep aut. Ve hâlâ o benim gol rekoru kıralamamış diyorlar. Kanıtlı fotoğraf var işte, fakat kupa okulda kaldığı için eve getiremedim. Şehit Hüseyin Ruso Ortaokulu. 95-96 sezonu. Yer: Lefkoşa. Sağımdaki adam bizim beden öğretmeni. Psikopatın önde gideniydi. Ama tipten gördüğünüz kadarıyla da oldukça komikti. Herkes onu çok severdi ve onunla dalga geçerdi. Göbeğine selamlarımı yolluyorum. Arkamdaki beyaz iskeletor, yani kupayı benimle kaldırma gazına gelen sarı çiyanı diyorum, onunla birkaç kere kavga ettik, lakin iyi çocuktur, özledim zaten hepsini. Ben kimleri özlemedim ki hayatımda. Herkesi özledim. Binlerce böyle arkadaşım oldu. Hiçbiri ile irtibatta değilim şimdi. O zamanlar ne Internet vardı ne de cep telefonu. Ketıl’dan çıkan beyaz ve iğrenç dumanla haberleşiliyordu. Ee, ketıl varmış o zamanlar? Neyse, dikkatinizi çektiyse takımımızda zenci oyuncular da vardı. Defanstaydı. Kucağıma alıp katladığım forma Türk formasıdır bu arada, uyandırayım. Oralarda Türk’ün gücünü herkese gösterdim. Çünkü başlarda biraz beni sinirlendirdiler Kıbrıslı bebeler. Ben de sürekli aşırı Türkiye takılıyordum. Final maçında en son golü dizimle atmıştım. Diz Vole, hiç göreniniz oldu mu? Sanmıyorum. Bir cücenin volesine benzer. Diz Vole! Sonuç olarak, gökyüzü sarı, sen etekten sarı san.   

9 Aralık 2012 Pazar

Hâlâ Pirelli Takvimi'ni Merakla Bekleyen Mal



Mal olmayan kişidir kesinlikle. Bu Internet çağında, bu çöp çağda, herkesin yazar olduğu bu zamanda oldukça saf bir güdünün sahibidir. Seksenler dizisi karakteridir. Candır bi' nevi. Arkadaşları terabaytlarca porno-erotik içerikli arşivler dökse de önüne, elinin tersiyle tek bir hareketle shift+delete yapandır.

O kişi günlük hayatında da oldukça gelenekseldir. Ekmeği kesinlikle fırından alır. Tüplü ve antenli televizyon kullanır. Çayını köy kahvesinde içer, maçını da yine orada eşiyle dostuyla izler. Uçağı ancak rüyasında irice bir kuş olarak görmüştür ve binmeyi aklına getirmemiştir bile. Yani, şehirlerarası yolculuklarında kesinlikle köy otobüslerini tercih eder. Gidip de Metro Turizm'i tercih etmez. Köy kokusu olmazsa midesi bulanır. Pahalı şeyler onu hasta eder, cebi acır.

Gelelim tekrar pirelli takvimi'ne. Bu takvimin yeni sezon projelerini, görsellerini -sevgili köyündeki tek bilgisayar olan- muhtarın laptop'undan Google'de aratarak inceler. Hüzünlenir. Bez mendilini harmandaki bir elma ağacının altında unuttuğu için yine saygıdeğer muhtarımızın printer yuvasındaki A4'lerine siler o tezek kokulu canım göz yaşlarını. Ulan çok iyi adamdır o adam ya. Pirelli matbaası sanki ve adeta onun hüznü, mutluluğu, insancıllığı için çalışır sadece. Adı yoktur. Adı tüm dillerde yoksul, tüm yalnızlıklarda kayıp.

Yeni takvimine kavuştuğu o an, önce karısından tenha bir yere çekilir. Çocuklarından da uzakta bir yere. Harmana gider, iyice en yabana. Cep telefonu çekmiyorsa tamamdır. Çünkü çığlıkları az sonra çevre köylerden bile duyulacaktır. Bir Pirelli ağıtıdır seslendireceği türkü. Requiem For A Pirelli. Elleri titrer. Köyünde bulunduğu noktadan binlerce kilometre uzaktaki Pirelli Kadınları’na göz gezdirir. gözleri kamaşır. Gözleri dolar, uçkuru çözülür, dile gelir. Sevaba girer. "İyi ki," der. "Pirelli güzeline bakmak sevap." En sevdiğimiz insanımızdır o bizim. Muhtar da çok sever onu. Sevmese odasına alır mı lan zaten. Mantık bi' kere. "Adam A4'e silindi," diyorum size.




6 Aralık 2012 Perşembe

Yeraltı [2012] - Requiem For A Dostoyevski




YERALTI ADAMI



Filmdeki bütün karakterler acayip eğlenirken bi’ ben eğlenemiyorum. Ben, Yeraltı Adam. Herkes aduket çekerken hayata, ben yep yep duket’i bile beceremiyorum. Ben mutsuzum işte. Sona geldim. Sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum, bildiğiniz gibi değil. Doydum ben. Karnım tok böyle hayatlara. You win!

Ama bir yandan da o kadar hassasım ki, sigaranın düşen külünü bile itinayla yalayarak kaldırıyorum pantolonumdan. Yani ben kimim? Hayata karşı umursamaz, sert ve yenilikçi bir hayta mı, yoksa son derece hayata bağlı, ölmekten ve kaybetmekten korkan, ama boş yaşayan bir Akepeli mi? Ne bok olduğum belli değil sayın seyirciler. Çünkü Yeraltından Notlar’ı ben yazdım. Yaa, kapiş?

Akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse, gururlu da olamaz. Ben ise sınırsız gururum yüzünden kendime hiç acımıyor, nefret edercesine küçümsüyor, herkesin de bana aynı gözle baktığını düşünüyordum.

Koltuk altlarımı koklamayı, omuzlarımı öpmeyi seviyorum. Resmen hoşlanıyorum. Ne yapabilirim? İnsan yaşamaya alışınca kendini de seviyor. Yavşak yavşak arkadaşlarım var, onları mı seveyim yani, ne güzel düşünen bir beynim ve dans eden bir ter kokum var, kendimi seveyim, kendimi severim. Bi’ de patatesleri severim. Çünkü onlar çok güzel cam kırarlar. Ve camını kırdığı eve girdiğinde o evdekileri önce korkutur, sonra da gülme krizine sokar. Patates candır.

Her şeyle aramda gizli bir kavga başladı. Ama bunu umursayacak, geri adım atacak biri değildim.  Yalnızca, ani bir iç bulantısı ile gelen histeri nöbetlerini atlatabilmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Cinsel hayatım başlangıçta meraklı ve yumuşaktı. Giderek tutkulu ve yakıcı olmaya başladı. Sonra da ufak çaplı bir fuhuş alemi yarattım.

Birbirinden karanlık yerlerde dolaşıyor. Yani kelimenin tam manasıyla, mal mal takılıyordum. Çirkin ve utanç verici olan her şeye karşı söndürülemez bir istek duyuyordum. Beyin bedava, ama bana paralı gibi geliyordu. Kullanamıyordum lan bildiğin. Zekâlıydım, okumayı da seçmiştim oysa ki, ama gelin görün kullanamıyordum. Dohtur House’nin de dediği gibi “use it” yapamıyordum.

Bu sayede iyi şeyler de olmuyor değildi. Niçe okuyordum. Nicelerini okumuştum, ama Niçe gibisini daha ilk defa görüyordum. Gözlerim onu okudukça açılıyor, bıyıklarım gürleşiyor ve kendime güvenim geliyordu. Bi’ anda her şeyi bırakıp, pişmanlık, gözyaşları ve ilaçlar içinde köşeme çekiliyor, nedametler getiriyor, güzel düşler kuruyordum. Çirkin şeyler de kuruyordum, fakat dünyanın kendisi çirkin değil miydi zaten? Çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı. Sonra da başımda krallığımın tacı, Yeraltı’na dönüyordum. Yeri gelmişken yeri kaldırın size el sallayayım. Çok severim ben bunu yapmayı. Ce, e.

Televizyonda hep belgesel izlediğimi söylemiş miydim? Nereden söyleyeceğim, daha yeni tanıştık. Avcılar ve avlananlar. Konulu belgesel. Aslında hayvanlı seviyorum. Gerçekten. Birçok şey izledim televizyonda, fakat hiçbir şey belgesellerini yerini tutmuyor. Hayvanlar gibi düşünüyorum onları izlerken. Yani acayip düşünüyorum, her şeyi düşünüyorum. Patatesi bir silah olarak kullanmayı bile düşünüyorum. Bence öldürücü olabilir. Zebra kovalayan bir kaplan kadar tehlikeli olabilir. Neyse ben yatar, geç oldu. Kafam kaldırmıyor şu an yalnızlığı.

Sabah üstümde cinayet işleyecekmişim gibi bir ağırlıkla uyandım. Beynimin içinde bi’ şey vınn’layarak uçuyor, beni durmadan uyarıyordu. Giderek kendime olan güvenimi kaybediyordum. Yani nereye gidiyordum? Bilmiyordum. Zihnimin tayini durmaksızın çıkıyordu. “Yavşak yavşak arkadaşlarım var,” demiştim, hatırlarsanız. İşte o elemanlardan birinin kutlama töreni mi ne menem şey ise ondan vardı. “Ben de geleceğim,” diyerek kavga etmiştim tüm tayfayla. İşte o gün geldi. Fakat gitmekten vazgeçtim. Gelemeyeceğimi haber verme zahmetine bile katlanmadım. Gitmediğim gibi kendime başka bir plan yaptım, hem de tam onlara söz verdiğim saatte.

Bütün hatam, ilk gittiğim barda aç karnına içtiğim iki kadeh şarap oldu. Alkolü koklasa aslan kesilen biri olarak buraya nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum, ama geç kalırım endişesiyle koşa koşa geldiğime yüzde yüz eminim. Evet, o yavşak arkadaşlarımın partisindeyim. Ben, karaktersiz. Ben, ziyan. Ben, zarar. Ben, Muharrem. Yine de kurtarıcılarımı görmüşçesine sevindim. Az kalsın, gücenmem gerektiğini bile unutuyordum. Dünyanın en aşağılık düzeni tam karşımdaydı. Yani oturduğumuz yuvarlak yemek masasındaki sandalyelere oturmuş sistem çarklarından bahsediyordum. Artık dayanamıyordum. Yüzlerine bile bakmadan hemen kalkıp gitmeliydim.

Öyle olmadı. Biraz sabrettim elbette, fakat dilimin uçkuru çözüldü. Bir penguen gibi işemiş bulundum suratlarına. Hırsımı alamadığım kesindi. Cevat’ı tokatlayacağım! Son çarem buydu. Bu pislik ya bu gece temizlenecek ya da geberip gidecektim. Niye gittim ki o puştların yemeğine. Mahvoldum. Ne yapacağım ben şimdi? Hayatım boyunca unutamayacağım bu rezillikleri düşündükçe bıçak gibi bir sızı kalbime saplanıyor, utançtan gebermek istiyordum.

Bir yandan Tanrı’ya dua ediyor, daha büyük bir rezaletten kurtardıkları için adamlara minnet duyuyordum. Baya bildiğiniz otelin altını üstüne getirmiştim. Ağzıma geleni atarlandım otel katlarında. Tabii en sonunda beni bir köşeye çekip iyice benzettiler. Güya Cevat’ı tokatlayacaktım, nerede bende o şans? Ankara biraz Rusya’ya benziyor. O derece soğuk, ayaz. Biraz kusarsam açılırım. Hunharca şarap içmiştim ve akabinde kusuyordum.

Zeki Demirkubuz’u bilirsiniz. Benim oynadığım bu filmin yönetmeni. Hayat kadınına köpek gibi hırlarkenki sahnede mumları öyle bir yere koydu ki Zeki, demir ve kubuz gibi tepeden kurt gölgem çıktı. Kadının da gölgesi benim kurda bakar gibi gibi.  Biz buna sinema sektöründe “gölgelerin gücü adına” deriz. Bu giz, Türk Sineması’nı oldukça meşgul eder diye düşünmüştük. Belki de bi’ boka yaramaz, kim bilir. Benden yansıyan kurt gölgesi ne lan! Zaten mal gibi hırlayıp duruyorum. Köpekliğin lüzumu yok!

Ben neden böyleydim acaba? Ha Zeki, cevap ver sana soruyorum. Mumu ışıkçı yaptın ya la demin. Ha-ha-ha! Değerli olanın farkına vardıkça neden bataklığıma daha çok gömülüyordum? Bazen durduk yerde bi’ olayın bütün yaşamımı değiştireceğine inanırdım. En çok da bu mecburi eve dönüşler sırasında. İşe gitmek mecbur değil de, işten eve dönmek mecbur arkadaş. Tam kapıda yakalardı bu duygu. Eşikte öylece kalır, gözlerim dalar, çocuksu bir umutla bir şeylerin olmasını beklemeye başlardım.

İyi olmak istiyorum, ama bırakmıyorlar. İyi olamıyorum. Acı, en üst sınırına ulaştığında, alçakça sana zayıflamaya, yerini daha önce hiç tatmadığım cinsten başka bir duyguya bırakmaya başladı. Kendini olanca şiddetiyle hissettiren, diş ağrısına benzeyen zevkli bir duygu. Birden, başıma gelen bütün felaketlerin nedeninin bu olduğunu anladım. Biraz geç oldu, olsun. Artık değişemeyeceğimi, bunu kendimin de istemediğini, başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. Varsın söylesin, çok da fifi. Dağılın şimdi!



5 Aralık 2012 Çarşamba

Geçen Gün Arkadaşlarla Yine Bir Rüyamdayım



Geçen gün yine rüyamın içinin içinde rüyamdayım. Nasıl terliyorum. Tabi işlemci çalışıyor. Tanımadığım, asılsız bir kadın Zeki Müren gibi öptü beni. Zeki Müren'in öpüşlerini filmlerden bilirim. Onun şarkıları ve filmleriyle büyüdük bir dönem. Filmlerden bildiğim şeyleri öyle çok fazla kafama takmam esasen. (Peşin peşin konuşmamak lazım demek ki.) Masum bir öpücük de yer edebiliyormuş bazen bilinçaltında. Şimdi o öpücüğü hatırlamanın zevkiyle kahve yaptım rüyamda kendime. Evet evet, rüyamdan yazıyorum. Hangi rüyam hangisinin içinde şu an çok net bilemiyorum. Bir insepşın’a sormalı. Bildiğim tek şey: Sütlü. Hayır hayır, bol sütlü. Kahve yahu. Üç şekerli, tıpkı benim gibi. Kahve içtiğim zamanlar özellikle, üç şekerli bir insanımdır. Iscaktan hallice kahve dolu bardağı dudaklarıma götürüp keyifle höpürdetirken aldığım hazla, o az önce bahsettiğim Zeki Müren öpücüğünü düşünmenin hazzını birleştirip ortaya suni bir mutluluk çıkarttım. Mutluluk kısa sürdü. Akabinde hissedip tükettiğim mutluluğun süregelen yankılarını düşündüm. Az daha uzattım o anı. Ne de marifetliyim bazı çaresiz ve yalnız anlarımda. Ve öyle mutluyum ki o an, mutfaktan çıkmayı düşünmüyorum bile. Halbuki odamda güzel bir kadın beni bekliyor ve orası daha sıcak. Ben ise tutmuş neyin peşindeyim. Mutfak penceremden atladım. Sıkıcı bir atlayıştı. Hemen yere çakıldım ve bir önceki rüyamın içinde uyandım. Etu'nun bittiğini söyleyen insanlar vardı çevremde ve Taksim'in Delisi Cenk henüz daha doğmamıştı. Bu duruma biraz güldüm. "Oğlum bak git!" dedim kendi kendime. Bak uyan. Uyan. Uyanamadım arkadaşlar. Devam ediyoruz. "Herhangi bir evin herhangi bir penceresinden tekrar atlasam mı acaba," diye düşündüm. Fark etmişsinizdir az önce böyle yaparak bir rüyadan diğerine geçiş yapmıştım. "Tekrar yapabilirim," diye düşündüm. Yapamadım arkadaşlar. Pilavın ve papazın rolü, kuşun ve etin rolü, rüyalarda da bakiymiş. Anam! Bi' baktım Servet Çetin orta sahaya kadar çıkmış, hemen pasımı verdim, ve tüm rakip takımı çalımlayarak şutunu çekti Servo. Fakat o da ne, şut ve taç! Taç lan, bildiğin taç. Herkesi ipe dizdi, fakat son bitirici vuruşu yapamadı Servet. Kimse sevinemedi. Rüyada olduğumu o an hatırladım ve taç çizgisine doğru koştum. Yuvarlak tuşa uzun basarak hunhar bir taç atışı kullandım, yine Servet, ama bu sefer GOOOOOOOOOÜÜLLLL, Servet kafayı vurdu ve 3 oldu, 3! Messi'nin sırtına çıkıp kafayı vurdu Servet. Golün sevinciyle çok fazla koşmuş olacağım ki ter içinde uyandım Ay'da. Ellerimde iki poşet dolusu bira. Şimdi hangi rüyanın cezasını çekiyorum Allah'ım. Daha önceki yıllarda Ay'a çıkan birkaç zibidi beni kovalıyor. Arkamdan bağırıyorlar: "You bastard, you motherfucker, stop him! He stole our beer!!!" Biri iPhone'sini çıkartıp yandaki fotoğrafta tag'lıyor beni. Facebook'umdan bildirim geliyor, "Onaylamak istiyor musun?" diye. Allah'tan fotoğraflardaki etiketlenme zımbırtısına onay engeli koymuştum. Direkt duvarıma yansımıyor, ama Ay'a yansıyor. İtneler beni madara ettiler. Koşamıyorum da hızlı hızlı. Olduğumdan altı kat daha hafifim. Ne yalan söyleyeyim, ne yalan söyleyeyim, sıkılıyorum ve uyanıyorum. Burası Zeytinburnu Askerlik Şubesi. Ben emekli onbaşı İlker Filiz. Geceleri uyumaktan korkuyorum.


24 Eylül 2012 Pazartesi

Şairliğin Kuralları




Şairliğin ilk kuralı: Şiir hakkında konuşmamaktır.
Şairliğin ikinci kuralı: Kimseyle şiir hakkında konuşmamaktır.
Şairliğin üçüncü kuralı: Birisi dur derse ya da bayılırsa şiir sona erer.
Dördüncü kural: Sadece iki kişi sevişir.
Beşinci kural: Sevişmeler teker teker yapılır.
Altıncı kural: Kalem ve kâğıt yok.
Yedinci kural: Şiir gerektiği kadar sürer.
Sekizinci ve Son kural: Eğer bu şairlikte ilk gecenizse sevişip terk edilmek zorundasınız.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kitap Satın Alma Hastalığı





Böyle bir hastalığın mevcut olduğunu açıkçası Yeditepe İstanbul dizisinin ya otuzuncu ya da otuz birinci bölümünde filan fark ettim. Meğersem; parası iki kuruş fazla olan ve entelektüel gözükmeye çalışan insanlar, sonunda dönüp dolaşıp ikinci el kitapçılara gidip öyle ya da böyle, alakalı ya da alakasız bir mantıkla tüm kitapları tezgâhtan toplayıp, korsan ve ikinci el kitap satıcılarının yüzünü epeyce güldürüyormuş. 

Hâl dediğimiz tuhaf durum böyle iken, ikinci sırayı elbette okunmayan dergiler ve içilmeyen, vitrinlere süs diye alınmış şaraplar ele geçiriyor. Purolar da ya üçüncü sırada ya dört. 

Türkiye'deki kitap satışları son yıllarda olağanüstü artmış. Peki neden? Çünkü kitap alıyoruz ve kendimizi iyi hissediyoruz. Kendimizi iyi hissediyoruz ve iç huzurumuz dengeleniyor. Evlerimizde okumadığımız bir sürü kitabımız olması bize sahte bir güven duygusu veriyor. Fakat insan en iyi kendini kandırır. Mesela, her Türk şiir yazabiliyor artık. Herkes şair oldu ve çok ilginçtir ki; şiir yazarak şiiri, öykü yazarak da öyküyü zedeledik. Yazı sanatı da en az okuma sanatı kadar kırgın bize. 

Şimdi en yoğun okuma yaptığınız bir ayın ortalamasını alınız. Kaç çıkıyorsa onu ortalama insan ömrüne oranla çarpınız. Çıkan sayı sizin hayatınız boyunca okuyabileceğiniz kitap sayısıdır. Rakam düşük geldiyse şaşırmayın. Arkanıza yaslanın ve o vitrinlere koyduğunuz şarap şişelerinden birini açıp yavaş yavaş için. Şarap kanınıza karıştıkça şaşırmanız da geçecektir. İnce bir esef, tüm zihninizi kaplayacak. Belki de o gün aldığınız ve asla okumayacağınız Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna'yı okuyacak ve "Maria Puder'i görmeden ölme," diyeceksiniz kendi kendinize.


8 Haziran 2012 Cuma

Umberto Eco'nun Bildiği Korkunçlu Hayvanların Listesi



Şeytan'ın hayvan masalları kitabındaki tüm hayvanlar: Yarı keçi, yarı insan yaratıklar, çifteşeyliler, elleri altı parmaklı hayvanlar, denizkızları, hipokanturlar, gorgonlar, yarı insan, yarı kuş yaratıklar, cinler, drakontopoglar, vaşaklar, leoparlar, ejderhalar, köpek munzurlu, burun deliklerinden ateş saçan kenoperler, timsahlar, polikaudatlar, kıllı yılanlar, semenderler, boynuzlu engerek yılanları, kaplumbağalar, suyılanları, sırtları dişlerle silâhlanmış iki başlı yaratıklar, sırtlanlar, susamurları, kuzgunlar, testere boynuzlu idropiler, kurbağalar, yarı aslan, yarı kartal grifinler, maymunlar, köpekbaşlılar, lökrotlar, mantikorlar, akbabalar, paranderler, sansarlar, canavarlar, ibibikler, baykuşlar, şahmaranlar, ipnaller, presterler, spectaficum'lar, akrepler, kertenkeleler, balinalar, scitalum'lar, amfisbena'lar, fisbena'lar, iaculum'lar, dipsaslar, yeşil kertenkeleler, maltapalamutları, ahtapotlar, muranlar ve denizkaplumbağaları.




Umberto'yu bu müthiş sayım gücünden dolayı tebrik eder, uzun cümleler ve uzun nefretlerle dolu çalışmalarının devamını dileriz.



31 Mayıs 2012 Perşembe

The Sunset Limited [2011]




The Sunset Limited’i izledim. Hayatım değil, ama ölümüm değişti.

Beyaz ve Siyah’ın uçsuz bucaksız kafa kasması bu filmde. Üst düzey algıcıya ve izleyiciye hitap eden bu filmde, sabırlı olanlar kazanıyor. Ne mi kazanıyor, tabii ki kaybolan çorabının tekini değil! Film sürekli ağbiler moduna dönüyor, ama fazla takılmayın din temalı repliklere. Aslında daha çok kurak bir yerde su kuyusu açmaya çalışan katranlı bir Siyah izliyoruz. Beyaz ise hiç mi hiç beyaz değil! Düello başlasın!

Beyaz: “Kültürel şeylere inanırım. Kitap, müzik, sanat, böyle şeylere… Bunlar benim için değerli olan şeylerdir. Medeniyetin temel taşlarıdır. Benim için değerleri vardı. Artık o kadar da değerli değiller galiba. Çünkü insanlar değer vermeyi bıraktı. Belirli bir noktaya kadar ben de. Nedenini tam olarak söyleyemem. O dünyanın büyük bir kısmı yok oldu. Yakında tamamı yok olur. Yani, sevdiğim şeyler çok narin ve çok kırılgandı. Bunu bilmiyordum. Yıkılmaz olduklarını sanıyordum. Ama değillermiş.”





Siyah hep karna ve kasıklara çalışıyor.







Siyah bizi şaşırtmaya devam ediyor. Bi’ anda katil olduğunu öğreniyoruz, lakin İsa’dan başka inandığı kimse de yok.

Siyah: “Doğru insanlarla takılırsan dünyevi arzularından arınırsın.”





Siyah: “Hayatında hiç acı olmazsa mutlu olduğunu nasıl anlayacaksın?” 





Siyah: “Sarhoş, içkiden ölmeyi dert etmez, ki o yüzden ölecektir, ama ölmeye fırsatı olmadan viskinin bitmesini dert eder.”

Siyah: “İncil’in hepsine inanmıyorum. Meselam, ilk günah fikrine. Hani Havva elmayı yer de herkes kötü olur ya. Ben insanları o açıdan görmem. Bence çoğunlukla insanlar işin en başında iyiydi. Bence insan kötülüğü kendi başına, kendisi getirir. Çoğunlukla da hak etmediği şeyleri istediği için. Ama böylece dikilip bana kafir olduğumu söylemene izin vermem. Hele ki seni kafirlikten vazgeçirmeye çalışırken.”

Beyaz: “Bence dini diyalektik her zaman temelin kötü olduğunu var sayar. Yani, İncil eğitici öykülerle dolu. Hatta tüm edebiyat öyle. Bize dikkatli olmamızı söylüyorlar. Neye karşı dikkatli? Yanlış sapakta dönmek, yanlış yola girmek konusunda. Kaç yanlış yol var? Sayılamayacak kadar çok. Kaç doğru yol var? Sadece bir tane. Bahsettiğin dengesizliğin nedeni bu.”

Siyah: “Nefes almayı bıraktığında artık ona yardım edemezsin.”

Meydana okuma olayı filmde birden, ikiden, üçten fazla geçiyor, yani insanı bezdirecek derecede meydan okuma var. Bir zamanlar meydan diye bir gazetenin de olduğunu farzedersek, ki hâlâ var mı öyle bir gazete bilmem, çok da gerilmememiz gerekiyor biz Türkler.

Beyaz: “Daha karanlık olan resim her zaman doğru olanıdır. Dünya tarihini okuduğunda; bir kan, hırs ve aptallık efsanesi okursun. Bunun önemini inkâr etmek imkânsızdır. Ama yine de bizler geleceğin her nasılsa fark olacağını hayal ederiz. Neden hâlâ varız, onu bile bilmiyorum. Muhtemelen çok uzun sürmez.”

Bu sefer de Beyaz bombalamaya devam ediyor.

Beyaz: “Dünya aslında bir çalışma kampı. Tamamen masum olan işçilerden birkaçı her gün piyango yoluyla idam edilmeye götürülüyor. Bence bu sadece benim bakış açım değil. Gerçeğin ta kendisi. Alternatif bakış açıları var mı? Evet. Dikkatli bir incelemede ayakta kalabilirler mi? Hayır.”

Beyaz: “İnsanlar dünyayı gerçek haliyle görebilse, hayatlarını gerçek haliyle görebilseler, hayalle ve yanılsamalar olmadan yani, bence mümkün olduğunca çabuk ölmemek için ortaya bir tek neden bile süremezlerdi. Ben Tanrı’ya  inanmıyorum. Bunu anlayabiliyor musun? Çevrene baksana yahu. Göremiyor musun? İşkence görenlerin yaygara ve gürültüsü onun kulaklarına müzik gibi geliyordur. Ve bu tür konuşmalardan da iğrenirim aslında. Tek tutkusu, daha en başından var olduğunu inkâr ettiği şeye durmadan hakaret etmek olan köy ateistinin iddialarından yani. Sizin kardeşliğiniz sadece bir acı kardeşliği, başka bir şey değil. Ve bu acı tekrarlanan bir acı değil, kolektif bir acı olsaydı, ağırlığı dünyayı evrenin duvarlarından söker ve neden olabildiği en büyük gecenin içine atar, geride kül bile kalmayana dek alev alev yakardı. Ve kardeşlik, adalet, sonsuz hayat mı? Hey ulu Tanrım. Bana insanı hiçlik ve ölüme hazırlayan bir tek din göster. Bak, o kilisenin cemaatine katılabilirim işte. Sizinki insanı sadece daha çok hayata hazırlıyor. Hayallere, yanılsamalara ve yalanlara. İnsanın kalbindeki ölüm korkusunu yok edersen bir gün bile yaşayamaz. Bir sonrakinin korkusu olmasa kim bu kabusu ister ki? Tüm neşelerin üstüne baltanın gölgesi düşüyor. Her yol ölümle bitiyor. Her dostluk ve aşk da öyle. İşkence, kayıp, ihanet, acı, elem, yaş, aşağılanma, korkunç geçmek bilmeyen hastalıklar… Ve hepsi aynı nihayete eriyor. Senin için, değer vermeyi seçtiğin herkes ve her şey için. Gerçek kardeşlik bu işte. Gerçek bağ. Ve herkes hayat boyu üye.”

Evet, sayın izleyici. Hoşça kal. 

2 Mart 2012 Cuma

Aşkı Sakat Doğurduk, Öldüremedik





Aşkı Sakat Doğurduk, Öldüremedik

“Ana yemekle tatlı arasında terkedilen bir kadın mısın? Bana açık konuş, tahrik edecek kadar. Sence tatlının önden yenmesi terkedilmemeni sağlar mı? Hadi ama, çok konuştum. Sıra sende. Pekala. Sakın ağzını açma, eğer nefesini bile duyarsam elimdeki bıçak ile boğazımı keserim. Ben de kiramı ödeyemiyorum ve bunun için oldukça rahatsızım. Yani ikimiz de eşitiz. Adamın biri aşkın son durağında ölüyor. Sence biri fark edebilir mi? Yanlış bir aşk yaşadım dört duvar arasında, soyunurken utanan bir fahişe gibi. Masum kaldı kirlenen kalbim. Çok önceleri saklardım hüzünleri, kalbimin kafeslerinde. Okşardım okyanusları, bilinmez bir kurulukta. Dağları tırmanırdım, yüksekliğin korkusuna. Sonra bir zaman feneri buldum, çocukluğuma indim; bir çocuk şiiri sonrası. Oysa, iğne deliğinden geçebilen şiir kokusu. Tam teşekküllü bir yükseklik korkusu. Ancak aldatılarak akıllanacak, şeytanın çocuklarıyla oynayan olmamış kadınlar. Atar damarları kesik yalnızlık sabahı, kırık bir yatakta bozuk plak gibi sevişirken… Aşkı sakat doğurduk, öldüremedik! Bana ne yaptığını görüyor musun? Neler söylüyorum ben? Nasıl konuştuğumu duyuyor musun? Sakın cevap verme, bıçak boğazımda. ‘Ana yemek ile tatlı arası,’ diyorum, o kadın sen misin? Eskiden ne yaparlarmış biliyor musun? Ağrıyan yerlere gaz yağı dökülürmüş. Peki sence? Ağrıyan yerimize gaz yağı koymak mı dindirir acımızı? Kiramızı ödemez. Üstelik gaz yağı almak için para gerek. Sunulan bir çiçeğe benzer hayatın içindeki dolambaç. Görüyorsun ya her şey yalan. Sen de her yalan gibi bana inan,” dedim ve telefonu kapattım yüzüne.

Her şey çok ani gelişmişti. 2 gün boyunca sadece peynir ve ekmek ile şarap içmiş, “sefiller” romanını okumuştum. Sefil bir haldeydim. Jan Valjan olup çıkmıştım hayata. Durup dururken, dünyadaki en karanlık kadın olan sevgilimle yukarıdaki telefon görüşmesini yapmış ve konuşmasına izin vermeden yüzüne kapatmıştım telefonu.

Sık sık gülümseyen, hoş sohbetli, kültürlü bir adamdım. Zekiydim. Standartların üstünde yakışıklı ve yetenekliydim. Tabii ki sempatik. Müzisyenlik yaparak, şarkı söyleyerek hayatımı kazandığım için sesime ve sağlığıma kötü etki edecek şeyleri kullanmamaya gayret gösterirdim. Duruma göre duygularımı da belli ederdim çevremdeki insanlara. Duruma göre, nabza göre şerbet verirdim. Ama yine de tüm bunlar yukarıdaki telefon görüşmesini yapan kişinin ben olmadığını kanıtlamıyor.

İçmeye devam ediyordum, “sefiller” bitmişti. Kendi kendime, okuduğum psikolojik kitaplardaki bilgiler sayesinde çözümleme yapmaya başladım. Şizofreni olabilirdim, çünkü şizofreni hastalığı genellikle 15-40 yaş sınırları arasında, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabiliyordu. Ben 25 yaşında, her çeşit psikolojik stresi doya doya yaşayan bir delikanlıydım. Kanım deliydi. Bu bile bir işaret. Kitaplardaki klinik belirtiler ve bulgular kısımlarını okuduğumda ise bu teşhisten vazgeçtim. Geçici olduğuna inandığım tüm bu garip davranışlarımın sebebi, “yeraltı edebiyatı,” diye adlandırılan edebiyat türünün üstüne çok düşmemden olabilirdi. O telefon görüşmesini ben değil, “yeraltı edebiyatı” bizzat kendisi yapmıştı.

Daha fazla düşünmeden, yapmam gereken tek şey bir an önce sevgilimin yanına gitmekti. Her ne kadar karanlıklar kraliçesi olsa da şaşırmış, dumura uğramış olmalıydı. Dumur ile arasındaki ilişkiyi akrabalığa çevirmek benim elimdeydi. Yanına gittim. İnce ve çok seksi olan siyah elbisesini giymişti.

“Bıçağı göremiyorum manyakçım,” dedi.
“Hangi bıçağı? Ahh, evet. Evde bıraktım,” dedim ona yaklaşarak.
“Özür dile benden. Gülüp ağladık her şekilde,” diyerek o da bana yaklaştı.

Sakin olmak lazımdı her şeyden önce. Konu çarpıtılmıştı bu gece iyice. Onun beni aldattığını ve sevmediğini biliyordum. İkimizin de birbirine ihtiyacı yoktu. Birbirimizi kandırıyorduk. Diğer yandan ise zaaflarım ayrılmamıza engel teşkil ediyordu. Karanlıklar Kraliçesi. Hayır! Karanlıklar Ucubesi! İşte, evet! İşte sözcükler geliyorlardı. Ona iyice yaklaşıp arkamı dönerek başladım konuşmaya.

“Sana yalnızca bir ölüm borcum var. Ben kucağında ağlayan o ölü delikanlıyım. Lanet olsun! Seni daha kaç kere tanımlamam gerekecek? Sadece tek bir şey istedim; sevginle beni boğarken, öldürmemek. Ama güzelim, şu da bir gerçek ki, tüm derslerden geri kaldım. Şaibeli yaz aylarında terlerken kaybettim seni. Öldürücü bir kan kaybıyla beklerken, kendi zavallılığıma şükrettim, öldürmek isterken seni. Sırtıma sapladığın bıçakları sattım geçen gün. Hoşuna gitti, görüyorum. Güldün. Sırtımdaki serveti sattım dün. Kan sızdırıyor ruhumun çatlakları bugün. Kaç şişe şarap aldım, saymadan içtim. Gözlerimi alamadım ruhumdaki çatlaklardan. Biliyor musun her zaman çözemediğimiz soruları geçtik ve bir daha geri dönmedik. Tek elimizle boğduk her şeyi, üstelik hiç ellemeden. Verdiğim aşkta ölüme dair ne varsa üzgünüm. Bir insan gibi yaşattım rüyalarımızı, hayat sanrılardan ibaret. İğneyi sokmadan zehirlenmiş kurbanlar tadında yenilgilerimin lezzeti. Sonbaharı kaçırtan bir sıcaklığın var. Sıvasız bedenlerin ızdırabına, durma derinlemesine pas at! Durma, sırtımdaki bıçakları anlat! Yanan bir ateş olmayacak artık sensizliğim. Görüyorsun, şiirlerimin her cümlesi ayrı bir satırı bileyliyor. Başlarda aklımı kaybetmiş, gazetelere ilan vermiştim trajikomik bir ciddiyetle. Ne olurdu biraz aydınlığa çıksaydın. Ayaz sonrası bayat ekmek kemirmezdik böylece. Duyuyorsun değil mi? Sağır değilsin ya duyuyorsundur! Sularımda bir yarımada olmayacak artık sensizliğim. Söylediğin tüm yalanlar için, ölmüş bir şairin doğruları bunlar. Artık seni kaybettiğim için geceyi takip ediyorum. Gidiyorum,” dedim ve ayrıldım karanlığın merkezinden.

Gecenin en güzel saatleriydi bunlar. Herkes içiyor ve bekliyordu sabahı. Umutsuzlar sabah güneşini görmek isterler. Emin olmak isterler doğacağından. Yoksa gözlerine bir gram bile uyku uğramaz olur ve evet, şizofren olurlar.

Öyküleştirilmiş küçük bir roman bu. Bu günü baştan sonra yaşarken, kayıt cihazım hep cebimdeydi. Belli aralıklarda, konuşmalar esnasında açıp kapattım sürekli. Günü kaydettim. Kaydedilecek günlerim vardı hâlâ. Karanlıklar Kraliçesi’nin konuşmalarının çoğunu kaydetmedim. İnanın kaydedilecek şeyler değildi. Zaten edebiyat ile de arası pek yoktur, boş verin.

Hemen hemen her gece olduğu gibi, Taksim’deki en ucuz bara yollandım. Üç ayaklı masama destek olarak şarabımı dökmemeye çalışıyordum. Son maç sayısı için. Kayıt cihazımı açtım ve tüm günü yazmaya koyuldum. Bir kadeh ispirtolu şarap daha söyledim. Daha çok gençtim. Yakacak bir kalp daha bulurdum nasıl olsa. Bir an durdum. Masa düşecek gibi oldu, düşmedi. Şarabımdan koca bir yudum aldım. En ucuz barlarda gökyüzü yoktur. Yine de tavana baktım ve çocukluğumda sapanla vurduğum kuşları gördüm. Hepsini bir bir hatırladım. Daha çok gençtim. Görmemişliğe tutundum. Ve unutulması lazım bazı ezberler. Unutulması lazım bazı hatalar. Karanlıklar Kraliçesi’nin aydınlık olmasına aldandım. Tepedeki dolunaydı benim yalnızlığım. Düşünün, eski bir Karanlıklar Ucubesi’nden ayrıldım bugün. Çürüyen bir elmanın kurdu gibi diktim kulakları. Yazmaya devam ettim. Barı dinledim, kopuk bir güne öykü yazarken.

Kalabalığın içindeyim. Topu deliğe sokmadan önce ıstakamı kırdım sert bir sözle. Top ve delik iki yabancı olurken. Oyunu terk ettim, o beni terk etmeden.

temmuz iki bin dokuz
         ilker filiz

Lacivert Dergisi/ Sayı 43



11 Şubat 2012 Cumartesi

Virgüllü Bahçe

           
          Hiç düşünmeden, naçizane yazdığım şiir metinlerini gönderdiğim edebiyat dergilerinden biri olan Gediz'in son sayısına misafir oldum. Misafirperverliğinden her zaman memnun kaldığım Gediz'in bu sefer kabul ettiği şiirimin adı: Virgüllü Bahçe. Hiçbir şiirimi beğenmediğim için, edebiyattan anlayan birileri çıkıp da, "şiirini yayımlayacağız," dediğinde ister istemez mutlu oluyorum. Gelin bu mutluluğu hep beraber bu şiirin bestesi ile yaşayalım, ha, ne dersiniz?




          Bu mutluluğu yaşadıktan sonra da, şimdi, o beğenmediğim 2012 model şiirimi gözler önüne serelim, gelin gelin!



Virgüllü Bahçe

sen dur canım, ben hallederim gözyaşlarını
ağzında sakızsız, bir çocuğa benziyoruz rakısız
zaten bu yaz gök terliyor, biz değil
gök, göklük yapıyor 
gök herif

iyisi mi, sen yine bacak bacak üstüne at
ve elbette, rakı soğusun, sen soğuma
birileri çıksa ulu orta
rakı mı, şiir mi deseler
cevap veremez, içeyazarım
yani ömrümü değil belki ama
şairliğimi verebilirim sana

kelebeklere kafayı taktım, hepsi ölmeye meraklı
korkuyorum ara sıra, yanaklarındaki gül bahçesinden
başaramadık aklamayı, en azından çapaladık, aşkı

indim nereye, kaybolamadım
sen gülüyor, içimdeki neşe kanıyordu
dudakların yalancıydı, yalanıyordu
onlar işinin eri, kim ne derse desin
tamam tamam, öyle bakma
sen uzaktan da gazelsin

Gediz/ Kış/ 2012

Not: El altından söyleyeyim, bir yazar, yazdığı hiçbir şeyi beğenmez. Yani beğenirse sıkıntı doğar ve o sıkıntı hiçbir zaman ölmez, a dostlar. Şimdi dağılalım ve kışın dondurucu soğuğunun zevkini çıkartalım, ha, ne dersiniz?