2 Mart 2012 Cuma

Aşkı Sakat Doğurduk, Öldüremedik





Aşkı Sakat Doğurduk, Öldüremedik

“Ana yemekle tatlı arasında terkedilen bir kadın mısın? Bana açık konuş, tahrik edecek kadar. Sence tatlının önden yenmesi terkedilmemeni sağlar mı? Hadi ama, çok konuştum. Sıra sende. Pekala. Sakın ağzını açma, eğer nefesini bile duyarsam elimdeki bıçak ile boğazımı keserim. Ben de kiramı ödeyemiyorum ve bunun için oldukça rahatsızım. Yani ikimiz de eşitiz. Adamın biri aşkın son durağında ölüyor. Sence biri fark edebilir mi? Yanlış bir aşk yaşadım dört duvar arasında, soyunurken utanan bir fahişe gibi. Masum kaldı kirlenen kalbim. Çok önceleri saklardım hüzünleri, kalbimin kafeslerinde. Okşardım okyanusları, bilinmez bir kurulukta. Dağları tırmanırdım, yüksekliğin korkusuna. Sonra bir zaman feneri buldum, çocukluğuma indim; bir çocuk şiiri sonrası. Oysa, iğne deliğinden geçebilen şiir kokusu. Tam teşekküllü bir yükseklik korkusu. Ancak aldatılarak akıllanacak, şeytanın çocuklarıyla oynayan olmamış kadınlar. Atar damarları kesik yalnızlık sabahı, kırık bir yatakta bozuk plak gibi sevişirken… Aşkı sakat doğurduk, öldüremedik! Bana ne yaptığını görüyor musun? Neler söylüyorum ben? Nasıl konuştuğumu duyuyor musun? Sakın cevap verme, bıçak boğazımda. ‘Ana yemek ile tatlı arası,’ diyorum, o kadın sen misin? Eskiden ne yaparlarmış biliyor musun? Ağrıyan yerlere gaz yağı dökülürmüş. Peki sence? Ağrıyan yerimize gaz yağı koymak mı dindirir acımızı? Kiramızı ödemez. Üstelik gaz yağı almak için para gerek. Sunulan bir çiçeğe benzer hayatın içindeki dolambaç. Görüyorsun ya her şey yalan. Sen de her yalan gibi bana inan,” dedim ve telefonu kapattım yüzüne.

Her şey çok ani gelişmişti. 2 gün boyunca sadece peynir ve ekmek ile şarap içmiş, “sefiller” romanını okumuştum. Sefil bir haldeydim. Jan Valjan olup çıkmıştım hayata. Durup dururken, dünyadaki en karanlık kadın olan sevgilimle yukarıdaki telefon görüşmesini yapmış ve konuşmasına izin vermeden yüzüne kapatmıştım telefonu.

Sık sık gülümseyen, hoş sohbetli, kültürlü bir adamdım. Zekiydim. Standartların üstünde yakışıklı ve yetenekliydim. Tabii ki sempatik. Müzisyenlik yaparak, şarkı söyleyerek hayatımı kazandığım için sesime ve sağlığıma kötü etki edecek şeyleri kullanmamaya gayret gösterirdim. Duruma göre duygularımı da belli ederdim çevremdeki insanlara. Duruma göre, nabza göre şerbet verirdim. Ama yine de tüm bunlar yukarıdaki telefon görüşmesini yapan kişinin ben olmadığını kanıtlamıyor.

İçmeye devam ediyordum, “sefiller” bitmişti. Kendi kendime, okuduğum psikolojik kitaplardaki bilgiler sayesinde çözümleme yapmaya başladım. Şizofreni olabilirdim, çünkü şizofreni hastalığı genellikle 15-40 yaş sınırları arasında, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabiliyordu. Ben 25 yaşında, her çeşit psikolojik stresi doya doya yaşayan bir delikanlıydım. Kanım deliydi. Bu bile bir işaret. Kitaplardaki klinik belirtiler ve bulgular kısımlarını okuduğumda ise bu teşhisten vazgeçtim. Geçici olduğuna inandığım tüm bu garip davranışlarımın sebebi, “yeraltı edebiyatı,” diye adlandırılan edebiyat türünün üstüne çok düşmemden olabilirdi. O telefon görüşmesini ben değil, “yeraltı edebiyatı” bizzat kendisi yapmıştı.

Daha fazla düşünmeden, yapmam gereken tek şey bir an önce sevgilimin yanına gitmekti. Her ne kadar karanlıklar kraliçesi olsa da şaşırmış, dumura uğramış olmalıydı. Dumur ile arasındaki ilişkiyi akrabalığa çevirmek benim elimdeydi. Yanına gittim. İnce ve çok seksi olan siyah elbisesini giymişti.

“Bıçağı göremiyorum manyakçım,” dedi.
“Hangi bıçağı? Ahh, evet. Evde bıraktım,” dedim ona yaklaşarak.
“Özür dile benden. Gülüp ağladık her şekilde,” diyerek o da bana yaklaştı.

Sakin olmak lazımdı her şeyden önce. Konu çarpıtılmıştı bu gece iyice. Onun beni aldattığını ve sevmediğini biliyordum. İkimizin de birbirine ihtiyacı yoktu. Birbirimizi kandırıyorduk. Diğer yandan ise zaaflarım ayrılmamıza engel teşkil ediyordu. Karanlıklar Kraliçesi. Hayır! Karanlıklar Ucubesi! İşte, evet! İşte sözcükler geliyorlardı. Ona iyice yaklaşıp arkamı dönerek başladım konuşmaya.

“Sana yalnızca bir ölüm borcum var. Ben kucağında ağlayan o ölü delikanlıyım. Lanet olsun! Seni daha kaç kere tanımlamam gerekecek? Sadece tek bir şey istedim; sevginle beni boğarken, öldürmemek. Ama güzelim, şu da bir gerçek ki, tüm derslerden geri kaldım. Şaibeli yaz aylarında terlerken kaybettim seni. Öldürücü bir kan kaybıyla beklerken, kendi zavallılığıma şükrettim, öldürmek isterken seni. Sırtıma sapladığın bıçakları sattım geçen gün. Hoşuna gitti, görüyorum. Güldün. Sırtımdaki serveti sattım dün. Kan sızdırıyor ruhumun çatlakları bugün. Kaç şişe şarap aldım, saymadan içtim. Gözlerimi alamadım ruhumdaki çatlaklardan. Biliyor musun her zaman çözemediğimiz soruları geçtik ve bir daha geri dönmedik. Tek elimizle boğduk her şeyi, üstelik hiç ellemeden. Verdiğim aşkta ölüme dair ne varsa üzgünüm. Bir insan gibi yaşattım rüyalarımızı, hayat sanrılardan ibaret. İğneyi sokmadan zehirlenmiş kurbanlar tadında yenilgilerimin lezzeti. Sonbaharı kaçırtan bir sıcaklığın var. Sıvasız bedenlerin ızdırabına, durma derinlemesine pas at! Durma, sırtımdaki bıçakları anlat! Yanan bir ateş olmayacak artık sensizliğim. Görüyorsun, şiirlerimin her cümlesi ayrı bir satırı bileyliyor. Başlarda aklımı kaybetmiş, gazetelere ilan vermiştim trajikomik bir ciddiyetle. Ne olurdu biraz aydınlığa çıksaydın. Ayaz sonrası bayat ekmek kemirmezdik böylece. Duyuyorsun değil mi? Sağır değilsin ya duyuyorsundur! Sularımda bir yarımada olmayacak artık sensizliğim. Söylediğin tüm yalanlar için, ölmüş bir şairin doğruları bunlar. Artık seni kaybettiğim için geceyi takip ediyorum. Gidiyorum,” dedim ve ayrıldım karanlığın merkezinden.

Gecenin en güzel saatleriydi bunlar. Herkes içiyor ve bekliyordu sabahı. Umutsuzlar sabah güneşini görmek isterler. Emin olmak isterler doğacağından. Yoksa gözlerine bir gram bile uyku uğramaz olur ve evet, şizofren olurlar.

Öyküleştirilmiş küçük bir roman bu. Bu günü baştan sonra yaşarken, kayıt cihazım hep cebimdeydi. Belli aralıklarda, konuşmalar esnasında açıp kapattım sürekli. Günü kaydettim. Kaydedilecek günlerim vardı hâlâ. Karanlıklar Kraliçesi’nin konuşmalarının çoğunu kaydetmedim. İnanın kaydedilecek şeyler değildi. Zaten edebiyat ile de arası pek yoktur, boş verin.

Hemen hemen her gece olduğu gibi, Taksim’deki en ucuz bara yollandım. Üç ayaklı masama destek olarak şarabımı dökmemeye çalışıyordum. Son maç sayısı için. Kayıt cihazımı açtım ve tüm günü yazmaya koyuldum. Bir kadeh ispirtolu şarap daha söyledim. Daha çok gençtim. Yakacak bir kalp daha bulurdum nasıl olsa. Bir an durdum. Masa düşecek gibi oldu, düşmedi. Şarabımdan koca bir yudum aldım. En ucuz barlarda gökyüzü yoktur. Yine de tavana baktım ve çocukluğumda sapanla vurduğum kuşları gördüm. Hepsini bir bir hatırladım. Daha çok gençtim. Görmemişliğe tutundum. Ve unutulması lazım bazı ezberler. Unutulması lazım bazı hatalar. Karanlıklar Kraliçesi’nin aydınlık olmasına aldandım. Tepedeki dolunaydı benim yalnızlığım. Düşünün, eski bir Karanlıklar Ucubesi’nden ayrıldım bugün. Çürüyen bir elmanın kurdu gibi diktim kulakları. Yazmaya devam ettim. Barı dinledim, kopuk bir güne öykü yazarken.

Kalabalığın içindeyim. Topu deliğe sokmadan önce ıstakamı kırdım sert bir sözle. Top ve delik iki yabancı olurken. Oyunu terk ettim, o beni terk etmeden.

temmuz iki bin dokuz
         ilker filiz

Lacivert Dergisi/ Sayı 43