11 Aralık 2012 Salı

BEN DE TAÇSIZ KRALDIM KÜÇÜKKEN, BÜYÜDÜM HÂLÂ TAÇSIZIM, YAŞASIN TAÇSIZLIK



Evet, benim hiç taçım olmadı ağbi, ama elimden de kupa düşmedi Allah’a şükür. Bu Yalnızlar Ligi’nde, her sene üst üste, şampiyon olmuşuz da, kupalara doğmuşuz da…

Ortaokul zamanlarında (o zamanlar ortaokul diye bir şey varıdı) tayinimiz Kıbrıs’a çıktığında tüm ortaokullararası futbol şampiyonasında kupayı kaldırdım. Evet. Gol kralı da oldum, dediğim gibi taç yok. Hep aut. Ve hâlâ o benim gol rekoru kıralamamış diyorlar. Kanıtlı fotoğraf var işte, fakat kupa okulda kaldığı için eve getiremedim. Şehit Hüseyin Ruso Ortaokulu. 95-96 sezonu. Yer: Lefkoşa. Sağımdaki adam bizim beden öğretmeni. Psikopatın önde gideniydi. Ama tipten gördüğünüz kadarıyla da oldukça komikti. Herkes onu çok severdi ve onunla dalga geçerdi. Göbeğine selamlarımı yolluyorum. Arkamdaki beyaz iskeletor, yani kupayı benimle kaldırma gazına gelen sarı çiyanı diyorum, onunla birkaç kere kavga ettik, lakin iyi çocuktur, özledim zaten hepsini. Ben kimleri özlemedim ki hayatımda. Herkesi özledim. Binlerce böyle arkadaşım oldu. Hiçbiri ile irtibatta değilim şimdi. O zamanlar ne Internet vardı ne de cep telefonu. Ketıl’dan çıkan beyaz ve iğrenç dumanla haberleşiliyordu. Ee, ketıl varmış o zamanlar? Neyse, dikkatinizi çektiyse takımımızda zenci oyuncular da vardı. Defanstaydı. Kucağıma alıp katladığım forma Türk formasıdır bu arada, uyandırayım. Oralarda Türk’ün gücünü herkese gösterdim. Çünkü başlarda biraz beni sinirlendirdiler Kıbrıslı bebeler. Ben de sürekli aşırı Türkiye takılıyordum. Final maçında en son golü dizimle atmıştım. Diz Vole, hiç göreniniz oldu mu? Sanmıyorum. Bir cücenin volesine benzer. Diz Vole! Sonuç olarak, gökyüzü sarı, sen etekten sarı san.   

9 Aralık 2012 Pazar

Hâlâ Pirelli Takvimi'ni Merakla Bekleyen Mal



Mal olmayan kişidir kesinlikle. Bu Internet çağında, bu çöp çağda, herkesin yazar olduğu bu zamanda oldukça saf bir güdünün sahibidir. Seksenler dizisi karakteridir. Candır bi' nevi. Arkadaşları terabaytlarca porno-erotik içerikli arşivler dökse de önüne, elinin tersiyle tek bir hareketle shift+delete yapandır.

O kişi günlük hayatında da oldukça gelenekseldir. Ekmeği kesinlikle fırından alır. Tüplü ve antenli televizyon kullanır. Çayını köy kahvesinde içer, maçını da yine orada eşiyle dostuyla izler. Uçağı ancak rüyasında irice bir kuş olarak görmüştür ve binmeyi aklına getirmemiştir bile. Yani, şehirlerarası yolculuklarında kesinlikle köy otobüslerini tercih eder. Gidip de Metro Turizm'i tercih etmez. Köy kokusu olmazsa midesi bulanır. Pahalı şeyler onu hasta eder, cebi acır.

Gelelim tekrar pirelli takvimi'ne. Bu takvimin yeni sezon projelerini, görsellerini -sevgili köyündeki tek bilgisayar olan- muhtarın laptop'undan Google'de aratarak inceler. Hüzünlenir. Bez mendilini harmandaki bir elma ağacının altında unuttuğu için yine saygıdeğer muhtarımızın printer yuvasındaki A4'lerine siler o tezek kokulu canım göz yaşlarını. Ulan çok iyi adamdır o adam ya. Pirelli matbaası sanki ve adeta onun hüznü, mutluluğu, insancıllığı için çalışır sadece. Adı yoktur. Adı tüm dillerde yoksul, tüm yalnızlıklarda kayıp.

Yeni takvimine kavuştuğu o an, önce karısından tenha bir yere çekilir. Çocuklarından da uzakta bir yere. Harmana gider, iyice en yabana. Cep telefonu çekmiyorsa tamamdır. Çünkü çığlıkları az sonra çevre köylerden bile duyulacaktır. Bir Pirelli ağıtıdır seslendireceği türkü. Requiem For A Pirelli. Elleri titrer. Köyünde bulunduğu noktadan binlerce kilometre uzaktaki Pirelli Kadınları’na göz gezdirir. gözleri kamaşır. Gözleri dolar, uçkuru çözülür, dile gelir. Sevaba girer. "İyi ki," der. "Pirelli güzeline bakmak sevap." En sevdiğimiz insanımızdır o bizim. Muhtar da çok sever onu. Sevmese odasına alır mı lan zaten. Mantık bi' kere. "Adam A4'e silindi," diyorum size.




6 Aralık 2012 Perşembe

Yeraltı [2012] - Requiem For A Dostoyevski




YERALTI ADAMI



Filmdeki bütün karakterler acayip eğlenirken bi’ ben eğlenemiyorum. Ben, Yeraltı Adam. Herkes aduket çekerken hayata, ben yep yep duket’i bile beceremiyorum. Ben mutsuzum işte. Sona geldim. Sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum, bildiğiniz gibi değil. Doydum ben. Karnım tok böyle hayatlara. You win!

Ama bir yandan da o kadar hassasım ki, sigaranın düşen külünü bile itinayla yalayarak kaldırıyorum pantolonumdan. Yani ben kimim? Hayata karşı umursamaz, sert ve yenilikçi bir hayta mı, yoksa son derece hayata bağlı, ölmekten ve kaybetmekten korkan, ama boş yaşayan bir Akepeli mi? Ne bok olduğum belli değil sayın seyirciler. Çünkü Yeraltından Notlar’ı ben yazdım. Yaa, kapiş?

Akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse, gururlu da olamaz. Ben ise sınırsız gururum yüzünden kendime hiç acımıyor, nefret edercesine küçümsüyor, herkesin de bana aynı gözle baktığını düşünüyordum.

Koltuk altlarımı koklamayı, omuzlarımı öpmeyi seviyorum. Resmen hoşlanıyorum. Ne yapabilirim? İnsan yaşamaya alışınca kendini de seviyor. Yavşak yavşak arkadaşlarım var, onları mı seveyim yani, ne güzel düşünen bir beynim ve dans eden bir ter kokum var, kendimi seveyim, kendimi severim. Bi’ de patatesleri severim. Çünkü onlar çok güzel cam kırarlar. Ve camını kırdığı eve girdiğinde o evdekileri önce korkutur, sonra da gülme krizine sokar. Patates candır.

Her şeyle aramda gizli bir kavga başladı. Ama bunu umursayacak, geri adım atacak biri değildim.  Yalnızca, ani bir iç bulantısı ile gelen histeri nöbetlerini atlatabilmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Cinsel hayatım başlangıçta meraklı ve yumuşaktı. Giderek tutkulu ve yakıcı olmaya başladı. Sonra da ufak çaplı bir fuhuş alemi yarattım.

Birbirinden karanlık yerlerde dolaşıyor. Yani kelimenin tam manasıyla, mal mal takılıyordum. Çirkin ve utanç verici olan her şeye karşı söndürülemez bir istek duyuyordum. Beyin bedava, ama bana paralı gibi geliyordu. Kullanamıyordum lan bildiğin. Zekâlıydım, okumayı da seçmiştim oysa ki, ama gelin görün kullanamıyordum. Dohtur House’nin de dediği gibi “use it” yapamıyordum.

Bu sayede iyi şeyler de olmuyor değildi. Niçe okuyordum. Nicelerini okumuştum, ama Niçe gibisini daha ilk defa görüyordum. Gözlerim onu okudukça açılıyor, bıyıklarım gürleşiyor ve kendime güvenim geliyordu. Bi’ anda her şeyi bırakıp, pişmanlık, gözyaşları ve ilaçlar içinde köşeme çekiliyor, nedametler getiriyor, güzel düşler kuruyordum. Çirkin şeyler de kuruyordum, fakat dünyanın kendisi çirkin değil miydi zaten? Çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı. Sonra da başımda krallığımın tacı, Yeraltı’na dönüyordum. Yeri gelmişken yeri kaldırın size el sallayayım. Çok severim ben bunu yapmayı. Ce, e.

Televizyonda hep belgesel izlediğimi söylemiş miydim? Nereden söyleyeceğim, daha yeni tanıştık. Avcılar ve avlananlar. Konulu belgesel. Aslında hayvanlı seviyorum. Gerçekten. Birçok şey izledim televizyonda, fakat hiçbir şey belgesellerini yerini tutmuyor. Hayvanlar gibi düşünüyorum onları izlerken. Yani acayip düşünüyorum, her şeyi düşünüyorum. Patatesi bir silah olarak kullanmayı bile düşünüyorum. Bence öldürücü olabilir. Zebra kovalayan bir kaplan kadar tehlikeli olabilir. Neyse ben yatar, geç oldu. Kafam kaldırmıyor şu an yalnızlığı.

Sabah üstümde cinayet işleyecekmişim gibi bir ağırlıkla uyandım. Beynimin içinde bi’ şey vınn’layarak uçuyor, beni durmadan uyarıyordu. Giderek kendime olan güvenimi kaybediyordum. Yani nereye gidiyordum? Bilmiyordum. Zihnimin tayini durmaksızın çıkıyordu. “Yavşak yavşak arkadaşlarım var,” demiştim, hatırlarsanız. İşte o elemanlardan birinin kutlama töreni mi ne menem şey ise ondan vardı. “Ben de geleceğim,” diyerek kavga etmiştim tüm tayfayla. İşte o gün geldi. Fakat gitmekten vazgeçtim. Gelemeyeceğimi haber verme zahmetine bile katlanmadım. Gitmediğim gibi kendime başka bir plan yaptım, hem de tam onlara söz verdiğim saatte.

Bütün hatam, ilk gittiğim barda aç karnına içtiğim iki kadeh şarap oldu. Alkolü koklasa aslan kesilen biri olarak buraya nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum, ama geç kalırım endişesiyle koşa koşa geldiğime yüzde yüz eminim. Evet, o yavşak arkadaşlarımın partisindeyim. Ben, karaktersiz. Ben, ziyan. Ben, zarar. Ben, Muharrem. Yine de kurtarıcılarımı görmüşçesine sevindim. Az kalsın, gücenmem gerektiğini bile unutuyordum. Dünyanın en aşağılık düzeni tam karşımdaydı. Yani oturduğumuz yuvarlak yemek masasındaki sandalyelere oturmuş sistem çarklarından bahsediyordum. Artık dayanamıyordum. Yüzlerine bile bakmadan hemen kalkıp gitmeliydim.

Öyle olmadı. Biraz sabrettim elbette, fakat dilimin uçkuru çözüldü. Bir penguen gibi işemiş bulundum suratlarına. Hırsımı alamadığım kesindi. Cevat’ı tokatlayacağım! Son çarem buydu. Bu pislik ya bu gece temizlenecek ya da geberip gidecektim. Niye gittim ki o puştların yemeğine. Mahvoldum. Ne yapacağım ben şimdi? Hayatım boyunca unutamayacağım bu rezillikleri düşündükçe bıçak gibi bir sızı kalbime saplanıyor, utançtan gebermek istiyordum.

Bir yandan Tanrı’ya dua ediyor, daha büyük bir rezaletten kurtardıkları için adamlara minnet duyuyordum. Baya bildiğiniz otelin altını üstüne getirmiştim. Ağzıma geleni atarlandım otel katlarında. Tabii en sonunda beni bir köşeye çekip iyice benzettiler. Güya Cevat’ı tokatlayacaktım, nerede bende o şans? Ankara biraz Rusya’ya benziyor. O derece soğuk, ayaz. Biraz kusarsam açılırım. Hunharca şarap içmiştim ve akabinde kusuyordum.

Zeki Demirkubuz’u bilirsiniz. Benim oynadığım bu filmin yönetmeni. Hayat kadınına köpek gibi hırlarkenki sahnede mumları öyle bir yere koydu ki Zeki, demir ve kubuz gibi tepeden kurt gölgem çıktı. Kadının da gölgesi benim kurda bakar gibi gibi.  Biz buna sinema sektöründe “gölgelerin gücü adına” deriz. Bu giz, Türk Sineması’nı oldukça meşgul eder diye düşünmüştük. Belki de bi’ boka yaramaz, kim bilir. Benden yansıyan kurt gölgesi ne lan! Zaten mal gibi hırlayıp duruyorum. Köpekliğin lüzumu yok!

Ben neden böyleydim acaba? Ha Zeki, cevap ver sana soruyorum. Mumu ışıkçı yaptın ya la demin. Ha-ha-ha! Değerli olanın farkına vardıkça neden bataklığıma daha çok gömülüyordum? Bazen durduk yerde bi’ olayın bütün yaşamımı değiştireceğine inanırdım. En çok da bu mecburi eve dönüşler sırasında. İşe gitmek mecbur değil de, işten eve dönmek mecbur arkadaş. Tam kapıda yakalardı bu duygu. Eşikte öylece kalır, gözlerim dalar, çocuksu bir umutla bir şeylerin olmasını beklemeye başlardım.

İyi olmak istiyorum, ama bırakmıyorlar. İyi olamıyorum. Acı, en üst sınırına ulaştığında, alçakça sana zayıflamaya, yerini daha önce hiç tatmadığım cinsten başka bir duyguya bırakmaya başladı. Kendini olanca şiddetiyle hissettiren, diş ağrısına benzeyen zevkli bir duygu. Birden, başıma gelen bütün felaketlerin nedeninin bu olduğunu anladım. Biraz geç oldu, olsun. Artık değişemeyeceğimi, bunu kendimin de istemediğini, başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. Varsın söylesin, çok da fifi. Dağılın şimdi!



5 Aralık 2012 Çarşamba

Geçen Gün Arkadaşlarla Yine Bir Rüyamdayım



Geçen gün yine rüyamın içinin içinde rüyamdayım. Nasıl terliyorum. Tabi işlemci çalışıyor. Tanımadığım, asılsız bir kadın Zeki Müren gibi öptü beni. Zeki Müren'in öpüşlerini filmlerden bilirim. Onun şarkıları ve filmleriyle büyüdük bir dönem. Filmlerden bildiğim şeyleri öyle çok fazla kafama takmam esasen. (Peşin peşin konuşmamak lazım demek ki.) Masum bir öpücük de yer edebiliyormuş bazen bilinçaltında. Şimdi o öpücüğü hatırlamanın zevkiyle kahve yaptım rüyamda kendime. Evet evet, rüyamdan yazıyorum. Hangi rüyam hangisinin içinde şu an çok net bilemiyorum. Bir insepşın’a sormalı. Bildiğim tek şey: Sütlü. Hayır hayır, bol sütlü. Kahve yahu. Üç şekerli, tıpkı benim gibi. Kahve içtiğim zamanlar özellikle, üç şekerli bir insanımdır. Iscaktan hallice kahve dolu bardağı dudaklarıma götürüp keyifle höpürdetirken aldığım hazla, o az önce bahsettiğim Zeki Müren öpücüğünü düşünmenin hazzını birleştirip ortaya suni bir mutluluk çıkarttım. Mutluluk kısa sürdü. Akabinde hissedip tükettiğim mutluluğun süregelen yankılarını düşündüm. Az daha uzattım o anı. Ne de marifetliyim bazı çaresiz ve yalnız anlarımda. Ve öyle mutluyum ki o an, mutfaktan çıkmayı düşünmüyorum bile. Halbuki odamda güzel bir kadın beni bekliyor ve orası daha sıcak. Ben ise tutmuş neyin peşindeyim. Mutfak penceremden atladım. Sıkıcı bir atlayıştı. Hemen yere çakıldım ve bir önceki rüyamın içinde uyandım. Etu'nun bittiğini söyleyen insanlar vardı çevremde ve Taksim'in Delisi Cenk henüz daha doğmamıştı. Bu duruma biraz güldüm. "Oğlum bak git!" dedim kendi kendime. Bak uyan. Uyan. Uyanamadım arkadaşlar. Devam ediyoruz. "Herhangi bir evin herhangi bir penceresinden tekrar atlasam mı acaba," diye düşündüm. Fark etmişsinizdir az önce böyle yaparak bir rüyadan diğerine geçiş yapmıştım. "Tekrar yapabilirim," diye düşündüm. Yapamadım arkadaşlar. Pilavın ve papazın rolü, kuşun ve etin rolü, rüyalarda da bakiymiş. Anam! Bi' baktım Servet Çetin orta sahaya kadar çıkmış, hemen pasımı verdim, ve tüm rakip takımı çalımlayarak şutunu çekti Servo. Fakat o da ne, şut ve taç! Taç lan, bildiğin taç. Herkesi ipe dizdi, fakat son bitirici vuruşu yapamadı Servet. Kimse sevinemedi. Rüyada olduğumu o an hatırladım ve taç çizgisine doğru koştum. Yuvarlak tuşa uzun basarak hunhar bir taç atışı kullandım, yine Servet, ama bu sefer GOOOOOOOOOÜÜLLLL, Servet kafayı vurdu ve 3 oldu, 3! Messi'nin sırtına çıkıp kafayı vurdu Servet. Golün sevinciyle çok fazla koşmuş olacağım ki ter içinde uyandım Ay'da. Ellerimde iki poşet dolusu bira. Şimdi hangi rüyanın cezasını çekiyorum Allah'ım. Daha önceki yıllarda Ay'a çıkan birkaç zibidi beni kovalıyor. Arkamdan bağırıyorlar: "You bastard, you motherfucker, stop him! He stole our beer!!!" Biri iPhone'sini çıkartıp yandaki fotoğrafta tag'lıyor beni. Facebook'umdan bildirim geliyor, "Onaylamak istiyor musun?" diye. Allah'tan fotoğraflardaki etiketlenme zımbırtısına onay engeli koymuştum. Direkt duvarıma yansımıyor, ama Ay'a yansıyor. İtneler beni madara ettiler. Koşamıyorum da hızlı hızlı. Olduğumdan altı kat daha hafifim. Ne yalan söyleyeyim, ne yalan söyleyeyim, sıkılıyorum ve uyanıyorum. Burası Zeytinburnu Askerlik Şubesi. Ben emekli onbaşı İlker Filiz. Geceleri uyumaktan korkuyorum.