6 Aralık 2012 Perşembe

Yeraltı [2012] - Requiem For A Dostoyevski




YERALTI ADAMI



Filmdeki bütün karakterler acayip eğlenirken bi’ ben eğlenemiyorum. Ben, Yeraltı Adam. Herkes aduket çekerken hayata, ben yep yep duket’i bile beceremiyorum. Ben mutsuzum işte. Sona geldim. Sıkılıyorum. Çok sıkılıyorum, bildiğiniz gibi değil. Doydum ben. Karnım tok böyle hayatlara. You win!

Ama bir yandan da o kadar hassasım ki, sigaranın düşen külünü bile itinayla yalayarak kaldırıyorum pantolonumdan. Yani ben kimim? Hayata karşı umursamaz, sert ve yenilikçi bir hayta mı, yoksa son derece hayata bağlı, ölmekten ve kaybetmekten korkan, ama boş yaşayan bir Akepeli mi? Ne bok olduğum belli değil sayın seyirciler. Çünkü Yeraltından Notlar’ı ben yazdım. Yaa, kapiş?

Akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse, gururlu da olamaz. Ben ise sınırsız gururum yüzünden kendime hiç acımıyor, nefret edercesine küçümsüyor, herkesin de bana aynı gözle baktığını düşünüyordum.

Koltuk altlarımı koklamayı, omuzlarımı öpmeyi seviyorum. Resmen hoşlanıyorum. Ne yapabilirim? İnsan yaşamaya alışınca kendini de seviyor. Yavşak yavşak arkadaşlarım var, onları mı seveyim yani, ne güzel düşünen bir beynim ve dans eden bir ter kokum var, kendimi seveyim, kendimi severim. Bi’ de patatesleri severim. Çünkü onlar çok güzel cam kırarlar. Ve camını kırdığı eve girdiğinde o evdekileri önce korkutur, sonra da gülme krizine sokar. Patates candır.

Her şeyle aramda gizli bir kavga başladı. Ama bunu umursayacak, geri adım atacak biri değildim.  Yalnızca, ani bir iç bulantısı ile gelen histeri nöbetlerini atlatabilmek için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Cinsel hayatım başlangıçta meraklı ve yumuşaktı. Giderek tutkulu ve yakıcı olmaya başladı. Sonra da ufak çaplı bir fuhuş alemi yarattım.

Birbirinden karanlık yerlerde dolaşıyor. Yani kelimenin tam manasıyla, mal mal takılıyordum. Çirkin ve utanç verici olan her şeye karşı söndürülemez bir istek duyuyordum. Beyin bedava, ama bana paralı gibi geliyordu. Kullanamıyordum lan bildiğin. Zekâlıydım, okumayı da seçmiştim oysa ki, ama gelin görün kullanamıyordum. Dohtur House’nin de dediği gibi “use it” yapamıyordum.

Bu sayede iyi şeyler de olmuyor değildi. Niçe okuyordum. Nicelerini okumuştum, ama Niçe gibisini daha ilk defa görüyordum. Gözlerim onu okudukça açılıyor, bıyıklarım gürleşiyor ve kendime güvenim geliyordu. Bi’ anda her şeyi bırakıp, pişmanlık, gözyaşları ve ilaçlar içinde köşeme çekiliyor, nedametler getiriyor, güzel düşler kuruyordum. Çirkin şeyler de kuruyordum, fakat dünyanın kendisi çirkin değil miydi zaten? Çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı. Sonra da başımda krallığımın tacı, Yeraltı’na dönüyordum. Yeri gelmişken yeri kaldırın size el sallayayım. Çok severim ben bunu yapmayı. Ce, e.

Televizyonda hep belgesel izlediğimi söylemiş miydim? Nereden söyleyeceğim, daha yeni tanıştık. Avcılar ve avlananlar. Konulu belgesel. Aslında hayvanlı seviyorum. Gerçekten. Birçok şey izledim televizyonda, fakat hiçbir şey belgesellerini yerini tutmuyor. Hayvanlar gibi düşünüyorum onları izlerken. Yani acayip düşünüyorum, her şeyi düşünüyorum. Patatesi bir silah olarak kullanmayı bile düşünüyorum. Bence öldürücü olabilir. Zebra kovalayan bir kaplan kadar tehlikeli olabilir. Neyse ben yatar, geç oldu. Kafam kaldırmıyor şu an yalnızlığı.

Sabah üstümde cinayet işleyecekmişim gibi bir ağırlıkla uyandım. Beynimin içinde bi’ şey vınn’layarak uçuyor, beni durmadan uyarıyordu. Giderek kendime olan güvenimi kaybediyordum. Yani nereye gidiyordum? Bilmiyordum. Zihnimin tayini durmaksızın çıkıyordu. “Yavşak yavşak arkadaşlarım var,” demiştim, hatırlarsanız. İşte o elemanlardan birinin kutlama töreni mi ne menem şey ise ondan vardı. “Ben de geleceğim,” diyerek kavga etmiştim tüm tayfayla. İşte o gün geldi. Fakat gitmekten vazgeçtim. Gelemeyeceğimi haber verme zahmetine bile katlanmadım. Gitmediğim gibi kendime başka bir plan yaptım, hem de tam onlara söz verdiğim saatte.

Bütün hatam, ilk gittiğim barda aç karnına içtiğim iki kadeh şarap oldu. Alkolü koklasa aslan kesilen biri olarak buraya nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum, ama geç kalırım endişesiyle koşa koşa geldiğime yüzde yüz eminim. Evet, o yavşak arkadaşlarımın partisindeyim. Ben, karaktersiz. Ben, ziyan. Ben, zarar. Ben, Muharrem. Yine de kurtarıcılarımı görmüşçesine sevindim. Az kalsın, gücenmem gerektiğini bile unutuyordum. Dünyanın en aşağılık düzeni tam karşımdaydı. Yani oturduğumuz yuvarlak yemek masasındaki sandalyelere oturmuş sistem çarklarından bahsediyordum. Artık dayanamıyordum. Yüzlerine bile bakmadan hemen kalkıp gitmeliydim.

Öyle olmadı. Biraz sabrettim elbette, fakat dilimin uçkuru çözüldü. Bir penguen gibi işemiş bulundum suratlarına. Hırsımı alamadığım kesindi. Cevat’ı tokatlayacağım! Son çarem buydu. Bu pislik ya bu gece temizlenecek ya da geberip gidecektim. Niye gittim ki o puştların yemeğine. Mahvoldum. Ne yapacağım ben şimdi? Hayatım boyunca unutamayacağım bu rezillikleri düşündükçe bıçak gibi bir sızı kalbime saplanıyor, utançtan gebermek istiyordum.

Bir yandan Tanrı’ya dua ediyor, daha büyük bir rezaletten kurtardıkları için adamlara minnet duyuyordum. Baya bildiğiniz otelin altını üstüne getirmiştim. Ağzıma geleni atarlandım otel katlarında. Tabii en sonunda beni bir köşeye çekip iyice benzettiler. Güya Cevat’ı tokatlayacaktım, nerede bende o şans? Ankara biraz Rusya’ya benziyor. O derece soğuk, ayaz. Biraz kusarsam açılırım. Hunharca şarap içmiştim ve akabinde kusuyordum.

Zeki Demirkubuz’u bilirsiniz. Benim oynadığım bu filmin yönetmeni. Hayat kadınına köpek gibi hırlarkenki sahnede mumları öyle bir yere koydu ki Zeki, demir ve kubuz gibi tepeden kurt gölgem çıktı. Kadının da gölgesi benim kurda bakar gibi gibi.  Biz buna sinema sektöründe “gölgelerin gücü adına” deriz. Bu giz, Türk Sineması’nı oldukça meşgul eder diye düşünmüştük. Belki de bi’ boka yaramaz, kim bilir. Benden yansıyan kurt gölgesi ne lan! Zaten mal gibi hırlayıp duruyorum. Köpekliğin lüzumu yok!

Ben neden böyleydim acaba? Ha Zeki, cevap ver sana soruyorum. Mumu ışıkçı yaptın ya la demin. Ha-ha-ha! Değerli olanın farkına vardıkça neden bataklığıma daha çok gömülüyordum? Bazen durduk yerde bi’ olayın bütün yaşamımı değiştireceğine inanırdım. En çok da bu mecburi eve dönüşler sırasında. İşe gitmek mecbur değil de, işten eve dönmek mecbur arkadaş. Tam kapıda yakalardı bu duygu. Eşikte öylece kalır, gözlerim dalar, çocuksu bir umutla bir şeylerin olmasını beklemeye başlardım.

İyi olmak istiyorum, ama bırakmıyorlar. İyi olamıyorum. Acı, en üst sınırına ulaştığında, alçakça sana zayıflamaya, yerini daha önce hiç tatmadığım cinsten başka bir duyguya bırakmaya başladı. Kendini olanca şiddetiyle hissettiren, diş ağrısına benzeyen zevkli bir duygu. Birden, başıma gelen bütün felaketlerin nedeninin bu olduğunu anladım. Biraz geç oldu, olsun. Artık değişemeyeceğimi, bunu kendimin de istemediğini, başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. Varsın söylesin, çok da fifi. Dağılın şimdi!



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Samimiyetinizi Dökün