19 Mart 2013 Salı

İradeyi Ziyaret - kargamecmua/ sayı 69/ mart 2013



İradeyi Ziyaret


İrade Cinayeti

Kan, çamur içinde süslü iradeler, günahlarını inkâr eden yalanlar gibi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yeşil bir şey. Perileri alçak uçuşta bir rivayet. Sevgiyi ve özgürlüğü anlatıyor ondan gelen her kelime. Ama firar etmiş tüm dublörler. Asla delirmez bazıları, temas halindeki hissizlik sevişmelerinde. Kaybolan iradeler için DNA testi gerekli!

İstemin ölü doğum yaptığı mezarlıkların kör karanlığında dans ediyoruz. Sakat doğumlara sponsor olan yalnızlığın pistinde ettiğin onca söz, onca caz akorunda misaldir bu, sonsuzlukta seyredilir!

“gönül verdik fuzuli bir iradeye/ gizli bir hedefti uzunca süreler”

Onu sevmeden önce temiz olan kirli çamaşırlarımıza, ölebileceğini bildiğimiz kelebekler astık kanatlarından. Kedilere verdik ondan arta kalanları, doysunlar diye nankörlüklerine. Çok defa su yuttuk serin ve çetin sularında boğulurcasına. Onun indirdiği yağmurlar neticesinde yükselttiği duygular, okyanuslara nazaran hatırlanılmayacak kadar yapayalnız.

Hiçbir gözyaşının kandıramadığı bir istenç. Canlıları inanmak istediklerine inandıran bir hayat memat duygusu. Ruhun tabiatıyla oynayan küçük bir kız. Ruhun işkence odalarındaki koma terapisi. Donanımlı bir kömür olduğunu bile bile parıldayan elmasın herkese sattığı o güzelliğe sahipti. Biz yine de hüzünleri seçtik! Canlıdır nihayetinde, kazanma hırsıyla yok olabilir!

Dip

İpsiz iradeler düşüyor yukarılardan. Hepsini tutamayız ki, içindeki egoları. Dipsiz kuyulara düşüyoruz yukarılardan. Gözlerimizi açamayız ki. Onu görürüz sonra.

Rüzgâr… Ne kadar geç kaldın, esmek için, iyileştirmek için. Ne kadar anlamsız oldun şimdi gelince, şuursuz esince.

Küçük ya da minik hayatlar yaşıyoruz, hissettiklerimizin büyüklüğüne nazaran. Büyük büyük yalanlar söylüyoruz, hissettiklerimizin getirdikleri neticesinde. Kelebeğin ölümü gibi, sahip olduğumuz masumluk. Bir bebeğin gülüşü gibi, yaşadığımız rastlantı.

Başımız Belada 

Sorma, şimdi başımız belada. Tekrar doğmadan… ölmeliyiz. Tren istasyona varmadan, küçük bir çocuk aşka inanmadan, tekrar doğmadan ölmeliyiz!

Başımız belada, sormayın sakın! İrade su gibi duru değil; ateşi su bozar en çok. İpini koparan balon gibi başımız fena halde belada. Gökyüzünde şimdi sakat bir güç doğuyor ölüme yakın. Sormayın diyorum, artık anladık: “Kertenkelenin koparıp bıraktığı kuyruğu olduğumuzu.”

Başımız belada. Kaç kez dedim; güzel bir kadın ağlamadan, Azrail coşmadan, hayallerimiz yalan olmadan ölmeliyiz. Kaybetmeliyiz. Kaybettiğimiz her savaş için ayak parmaklarımıza taktık alyansları!


İlker Filiz

kargamecmua/ sayı 69/ mart 2013


9 Şubat 2013 Cumartesi

Korkar Mısınız Bilmem - I



KORKAR MISINIZ BİLMEM – I

Korkar mısın bilmem, şiirlerimiz biraz çoğaldı. Yanlış sevilmiş dudaklara sahip gülüşünde, saçların; eklem yerleriydi sanki rüzgârın. Savaşır mı hiçbir savaşçı, titreyen bir atın eğerinde?

Korkar mısınız bilmem, önümüzde bir yalnızlık var. Boş zamanlarımda dolu zamanları yazarım. Sesim yoruldu artık nefesime laf anlatmaktan. Korkmayın, verdiği tüm rahatsızlıklar geçicidir.

Mesela; sigara içerken kulluğunu gösteriyorsun dumana, lütfedip üflüyor canını dudakların, olduğuma bin katıp yansıtıyor gözlerin, şarkı söylettiriyor yüreğin, yüreğimin atışına ve kanıyor göğüslerin nefes nefese. Aslında ne dil var, ne dudak; seviyor birbirini göz göre göre, korkar mısınız bilmem, yalnızlık bu!

“Mesela,” diyorum, mesela; ben hep şafak sayarak yaşadım, ölüme. Fazla abartmaya gerek yok, iPod'tan kitap okuyan bir insanım sonuçta. Fakat, orada dur! Dünyanın bir sen dönüşü öncesine denk geliyor ayrılık. Sonra ne diyeyim işte, bize göre görecesiz yüzündeki mucize.

Geçen gün yine bir rüyamdayım, arkadaşlarla içiyoruz. Ya işte, “mesela yani,” diyorum; orasını karıştırma. Siyahlar, beyazlar, hangisine basıyordum? Rüya bu, hepsini hatırlamıyorum ve simgesel ses birikintileri akorlar, maziden alçakgönüllü şiir besteleri çalıyor. Her şey susunca İstanbul'da yağmur yağıyor.

Rüya bu ya: Ömer Hayyam Dubailer'e gidiyor, rüyamda gülüyorum, engellenmiyor. Az önce göğe baktım, Turgut'u gördüm, uçağı kaçırmış, “dizelerimi değiştirip değiştirip herkese satmayın,” diye beni uyarıyor.
“Delice, doluca, içince, görünce, görümce, sevince, sivilce, sarınca, sanınca" diyor, kâhin.
“Sakla samanı beş dakikan var," diyor, Zaman.

Ben anlamıyor muyum sanki: Mona Lisa'nın adı kendisinden güzel. Ver elini öpeyim kadın, rüyamın içinin içinde uyanırsam şiir yazacağım. Fakat soğuk, kar yağıyor, cep telefonumda titriyorum, titretiyorlar ya da bir harf satın alabilir miyim Twitter? Kendi kendini tweet'leyenlere Twitter mi deniyor, deli mi?

Rüya bu ya: Ahmet Erhan mı bu gelen? Atım yaşıyor, avradım âşık, internetim kesik. Scott Columbus ölmedi; yüreğimde yaşıyor, Metalik Savaşı'nda bageti o taşıyor, davulu o çalıyor.

Yaşamak ne kanlı şey, bir sineği bile incitebilirim. İçimdeki çocuğun bayramını şutlarım. Düzeltiyorum: "çocukların ve hobitlerin bayramını kutlar; çocukların gözlerinden, hobitlerin de neresinden bilmiyorum, öperim.” 23 Nisan kutlamaları dünyanın dört bir yanında büyük bir coşkuyla kutlanmaya devam ediyor.

Korkar mısınız bilmem, korkun, ben korkuyorum mesela. Saçlarının döküldüğünü, cümlelerinin uzadığını fark edecek kadar dikkatliysen sana bir sır vereceğim dostum: “Kesinlikle ırsi değil, çok, ama çok yalnızsın.” Yalnızca dişlerinin sarardığının farkındaysan yine bir sır vereyim hadi: “Çayı azalt.” Hiçbir şey düşünemiyorsanız bu cehennemde, son sırrım: “Kitap okuyun.” Yalnızım sana diyorum, gelirsen sen anla. Düşerken açılan bir paraşüttür aşkı bitiren. Asla, dön diyemeyiz mutluluğun gizli gülümsemesine. Gök yüzüme bakma, akar iki damla sen. Birini yakala, diğeri nasıl olsa ben.




* Bu metin izdiham dergisi'nde yayınlanmıştır.





                                                                                                                                                                  



10 Ocak 2013 Perşembe

Elektriği Çok Yanlış Anlayan İnsanın Dramı




İlker Filiz, elektriği bulan ikinci Fransız.



Günümüzde kitaplar matbaada basılmadan önce elektroniktir. Yani her kitap elektronik altyapıya sahiptir. Ve bu bizi prize götürür. Elektrik üreten şeyleri sevmeye yöneltir. Beynimizin kıvılcımları sayesinde piknik tüpünü ve menemeni emreder. Doğru yolu elektrik sayesinde buluruz. Çağımızın ücretli Tanrısı’dır, elektrik. Dediklerini yapmazsak ve doğasına uymazsak, biz günahkâr kullarını on bin voltla çarpar.

Misal; priz. Priz, Elektrik Tanrısı'nın mescitidir. Yedi/ Yirmi Dört açık ve ibadete hazırdır. Onlar için özel kablolarımız vardır. Elektrikçilerde uygun fiyatlarda satışa sunulur. Olmazsa olmazdır.

Trafolar… Trafolar günümüz elektriğinin sadık elçileri, yani peygamberleridir. Bizlere elektrik dininin dozunu ayarlar ve paramıza göre sunar. Elektrik boş duranı sevmez. Zaten boş duranı kimse sevmez anasını satayım. Bu Tanrı’ya ibadet etmek demek, faturaları gününde ödemek demektir. Yani diğer dinlerin aksine bu dinde zorlama maksimumdur. Faturaları ödemeye inanmazsan karanlık her yerini sarar. Bu Tanrı’yla başa çıkamazsın zavallı kul kardeş. Küçücük ışıldaklarınla ve pilli fenerlerinle ancak birkaç saat kafa tutabilirsin yenilmez Tanrı’na. Benden sana küçük bir hatırlatma; ibadetlerini aksatırsan cezasıyla ödemek zorunda kalırsın faturalarını. Eğer bunu da yapamazsan sandalye seni bekliyor ey kul. Elektirinkli Sandalye.