14 Aralık 2014 Pazar

TABUTTA RÖVAŞATA [1996]




TABUTTA RÖVAŞATA

çok daha yüksektir
inşaatta uyuyan aylakların rövaşata vurma tekniği
parasız değil, fakir
acıyı ise çoğu zaman kardeşçe karşılar
karşıladığı gibi rakıdaki, 216’daki acılığı
sadece ve sadece Gezi Parkı’nda uyur rövaşatacılar
oralarda onlara yer çoktur direniş zamanlarında
gönüllerinin genişliği kadar çok

polislerden dayağın en hasını ve haksızını
pay ederler kendi asil iç dünyalarında
biraz göz yaşartıcı olsa da gurur verici
gururu midelerinde peynir-ekmek gibi
iyi laf etmez kimse
herkesin hakkına kimse karışamazsa da
herkes karışır herkes rövaşatacılara
yok gösterir onlar kendilerini
sokaklardaki tüm hayvanlardan onlar sorumlu
veterinere gitmeye üşenmezler ve kan görmeye dayanıklı
açıkçası bu tarz bir ruh ancak ve ancak kıtlıkta yetişir
Ahmet Efendi abileri ekmekte usta
eğer dikkatinizi çektiyse
çok fonksiyonlu çakıya doğru gidiyoruz

beyler koalisyon
koalisyon beyler
üç fena beyaz şarap, bir de çıkma ekmek soruyorlar
bir iki aya kadar da kış biter zaten, üşümezsin diyorlar
kuşlara bakacağım
eskiden yasak değildi
artık yasak

kucağımdaki tavus kuşu
uzun zamandır yazdığım en iyi şiir dizesi
ve buna rağmen insanlar bana hırsız der
kuşlar demez, kuşlar amenna
bir meslek olarak tuvalete bakıyorum
tuvalet bana bakıyor ve gül gibi
bir mezara ters dikilmiş güzel marmara şişesi
ama arkadaşlar iyidir

ekmek yedim, doymadım
çok canım sıkılıyor, kuş yiyelim istersen
dikkat dikkat, bu bir şaka değildir
çok acım çok ve sadece dayak yiyorum






30 Ekim 2014 Perşembe

THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN [2012]



THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN

20:59-1:17:40-1:47:24

kanseri vurup öldüreceğiz
gitar çalamayacak kadar aptal
mandolin çalamayacak kadar sağırım
böylece banço çalıp kanseri yeniyoruz
gökteki yıldızları bantla yapıştırarak
punk rock bir duyguyla isteyerek
elimizden gelenin en iyisini veriyoruz

ne olursan ol, fakat isteyerek çocuk sahibi ol
böylece banço akort olur, gökteki yıldızlar kalıcı
kaplanlar ne yapar, elinle göstermeye hazır ol
ve arkanda kükreyip duran minik, sevimli bir kedicik
kuşlar camın ne olduğunu bilmiyor
öğrenmek de istemiyor gökyüzünden çok eksik şeyleri
çocuklara anlatmak zor bazı kuşların neden uçamadıklarını
o minik kuş artık bir yıldız oldu

tanrı en güzel şeyleri bile sonunda ya gömmemizi
ya yakmamızı ya da kestirip atmamızı istiyor
insanoğlu olarak bundan mustarip
bir ambulansın peşinde iki kere ölümden dönmüş
iki filmin birinde olduğu gibi
amerika'yı öve öve bitiremeyen, bill monreo hayranı
karısına sen alabama isen ben kimim diyebilen
şapkası beyaz, enstrümanı zarif
elbisesi beyaz ve gök yüzü dövmesiz
hangi kovboyun izdüşümüne
hangi perinin son düşüne denk geliyor
bu kafası karışık çiftin hikâyesi

sizi anlamıyorum
fakat baba bana yıldızları son kez anlatır mısın
nasıl sönüp gittiklerini

tanrılara gülümsedim az önce



8 Eylül 2014 Pazartesi

Hayallerinin Kırılma Sesini Şiir Sanan Adam - Bahçivan Fanzin - Sayı 2 - Ağustos 2014




HAYALLERİNİN KIRILMA SESİNİ ŞİİR SANAN ADAM

Merhaba. Evet, ben o adam. Herif. “Herif,” dedi. Bir hayal düşünüyorum, çok güzel. Çıt! Bok güzel. “Bok,” dedi. Çünkü, sözünde durmadı hayaller. Sokak çocukları gibi eve gidemedi. En yakın sevgiyi görmeyen hayaller. Karnemizdeki notları sevemedi. Cehaletin saf huzuru okumamış hayallerimizde. Ölsek mis gibi kokar hayallerimiz bu gece. İzin ver alayım canım sende olsa da. İzin ver kendimi son kez öldüreyim bu gece. Kalbimle dart oynayan, geceyi on ikiden vuran, benimle beraber tabutsuz gömülen hayaller. Alkışlanır ki bu! Fiyakalı kahkaha. Hayaller utançta. İnanmadım önce, belki bir kamera hilesi! Sızlayan kemiklerin boşalan mezarlarında çimler sararırken içimde: TÜM POZİSYONLAR OFSAYT! Hiç gol yok. Bu değil, bu hiç değil, bunlar ofsayt, bunlar sıradan hayaller.

Üşüdüm hep. Çünkü hayal kurdum, gitmesi geciken yaz mevsimlerinde. Yasal olmayan, korsan aşklardandın sen gülüm. Ölümü yanağından öpmek için erken büyüdüm. Şiir… güzel bir hayalin ölümü ise, al sana, TETİĞİ ÇEKMEM İÇİN BİR NEDEN DAHA!

Fosillerle sevişen dinozor, aşkın en derin tarihinde, kibarlığa isyan barbarlaşan; taş, toz, toprak devrinde ne idüğü belirsiz bir hayalin peşine düşüyor. Biliyor ki; kullanılan çift taraflı balta, odunsu insanlar için. Biliyor ki; çekilip kayaya saplanan kılıç, efsanelere yol vermek için. O dinozor ki, ne Godzilla’da oynadı, ne de herhangi bir çizgi filmde.

Savaşlarda bıraktım kin tutmayı. Karşı çıktım karanlığa. Ahh, ruhum! Çok acıktım. Hayallerimi bu hale getiren, verdiğin tüm acılar, kansere çevrildi görsel bir ameliyatla. Gerçeklikten kopan zihnimin ruh hastası ölümcül ayrılıklarına ve adından ilham alan içkilerin, adını yudumlayan siyanür tadında sarhoşluklarına saygı duyuyorum artık. Yani; vur, kır, parçala! Topla demirden kalbimi mıknatısla. Atomlarına ayrılmış soyut kaybediş duygusu, ceset içindeki sıcak kurşun kadar ağır ve kırmızı. Beni sürekli gözetleyen intihar kuleleri, ürkütüyorlar içimdeki aydınlık odaları.

Omuzlarımda hayal kırıklıklarımın yükü. Kaldığı yerden devam ediyor yalnızlığım. Yani ben ve içimdekiler, yani İlkerler, bir mutluluğun daha sonuna geliyoruz. Hissedemiyorum artık gündüzü. Yıllarca gece yaşanır gözlerimde. Gölgemi kaybettim aydınlıkta. Çekilin etrafımdan, kaçın, içimden sekti yalnızlığım. Zırhımı giymedim, göğsümde ağlamayın. Yoruldu karanlıklarım. Olduğum yere kök saldım, tütün yasak bana. Halımın altındaki tozlar ve kısa çöpü çekmiş hayatlar, el kaldırıyorum yalnızlığa! Her şey ne kadar da gizemli, esrardan perde yaptım, araladım, hayallerimin kırılmasını bekliyorum, siyahın tüm tonlarında. Potansiyel suçluyum sert rüzgârlarımda, yani, yani rakı tadında yalnızlığım. Ve su kattım rakıya ilk defa. Ve doldururken son kadehi yağmurla, tutuna tutuna düşüyorum son defa! Ve son söz küfürdür tüm dillerde, hayalleri sevmediğini tırnağıyla kazımış yalnızlığım. Asi ölüler olarak bir köşede, kanımın akışını donduran yalnızlığım.

Hayır, yeter, şimdi kısa keseceğim. Sadece hayallerim kırıldı benim ve yazıyorum. Yazdım. Ben, hayallerinin kırılma sesini şiir sanan adam, aslında hiç anlamam ama, Beat Edebiyatı’na da bitiyorum. ByeS.

İlker Filiz
Bahçivan Fanzin/ Sayı 2/ Ağustos 2014 





               

22 Temmuz 2014 Salı

Çünkü Dağın Ağrıdığı Tek Ülke Burası - Çerçi SANAT/ Sayı 4/ Temmuz 2014




Çünkü Dağın Ağrıdığı Tek Ülke Burası

bu şiirime epey zengin bir kafiyeyle başlamak istiyorum
afedersin, ama postmodernsin
bir kuşla iki taş vuran adam biliyorum
şimdi cezaevinde evrensel bir deyimin türevini almaktan ötürü
ağırsiklet şampiyonlarının yanında yatıyor
oysa iki taşla bir kuş vuramayan adamım ben
yani, hepimiz gibi
google earth'de kabenin etrafını tavaf eden bir müslüman gibi
ya da evini bulmaya çalışan masum bir köylü

köylü dedim de, sadece doğanın ağzı kokmaz
ve her şey kuş sesidir uykusuzluk direnişinde
haziran'da direnmek kolay, ölmek hâlâ zor
mevsim güçlenir o zamanlar
ve doğruyu diretmek olay
nefsin terslenir, o yalanlar
direnişi bilmeyenin serzenişi fısıltıyla kardeştir
ve çok uzaktan akrabasıdır güneş
ikinci el ekmek alınır, yenilir
şimdiye kadar kullanılmamış seçim sandığı çivisi kadar
oldukça pürüzsüz içimdeki politika
kediye ciğer atar gibi mutlak
dışarıya hep artı çıkar mutluluk
ve bir intikam reviri gibi iyileştiriyor öfke
polisleri bilirsin
sessiz kalmama hakkına sahipsin
bu arada müjde
siyasetçiler kanserin çaresini bulmuş
sıra ölümsüzlüğün formülünde

vakit de tamam, körse bilemek gerek karanlığı
içeyim şarabı, çölde koşturayım arabı
alkol değil, korkudur uçucu
ellerin bu, sömürü değil, duygu
ben biraz karşımdaki gibiyim
inceden kıllandırınca
derinden düşününce
tüm acılar büyümek için
sen, sen ol, akşamdan kal
çünkü dağın ağrıdığı tek ülke burası
uzun topun kısası
her vuruş gol olmaz
öyle ki, işerken yön değiştirdi rüzgâr
dişi bir tanrı üflüyor meltemi
şairane esintileri
gol olmadıktan sonra ofsaytın ne önemi var


İlker Filiz
Çerçi Sanat/ Sayı 4/ Temmuz 2014



23 Haziran 2014 Pazartesi

Mendil Delen Grip



Mendil Delen Grip

aşım çok ağrıyor doktor
yıllardır hep kahvaltı
ne menem şeydir ki
içtiğim su burnumdan akıyor

toplasan elli amele çıkar benden doktor
adam gibi ağlayamıyorum
gülemiyorum da kadın gibi
kadın demişken doktor
üzüldüğümü hatırlıyorum her acıktığımda
gitarlar Türkçe ağlıyor, yor, yor
tellerin hepsi Ayşe, şe, şe
ve her öğünümüz yine kahvaltı
bizler branç kralları
yani, evet doktor, mutlu şair toktur
ve sohbet edecek ekmek yok

anne ölüm oranları artıyor doktor
bizi şimdi kim sevecek
üstelik bir kadını öperken dilim sürçebiliyor
misal, bir anne uyurken ne kadar horlayabilir
misal, kendi uyurken yavrularını yedi
anlarsınız işte, benim annem farklıdır
namaz kılarken tek bir kadını izlemeyi severim doktor

o sen misin doktor
ölümüne sola bakan yaya
ne dersen de, kan, kırmızıda durur
peki, sesleri hiç koklar mısın, yani düşmek şeklinde
hissediyorum delirmeden
derken şiir yazarak derinden
hissettiğim hoşluğa doluyor her şey nasılsa

ve ben… bir inşaat amelesiyim doktor
fakat kuru pasta yemek kadar yorucu bir şey yok
aman doktor sakın alınma
sözüm meclisten… şut ve taç!

kısacası, şimdi biraz nezleyim
umarım bana geçmez


İlker Filiz
Fin Fanzin/ Sayı 4


21 Mayıs 2014 Çarşamba

Diye Biri - Samsa Fanzin/ Sayı 2/ Mayıs 2014





Diye Biri

1         


"Evet, biraz küçümseyin, çekiyorum, çeektim." Bir Fotoğrafçı
              
Merhaba. Benim hâlâ bir takım elbisem yok. Küçükken içime kapanıktım. Kimseyle konuşmazdım. Anlaşabildiğim, anlaşamadığım hiçkimseyle tek kelime konuşmazdım. Şimdi de değişen pek bir şey yok. Şiyir miyir yazıyorum arada. Öykücülüğe soyunmaya çalışıyorum filan. İletişim olarak bu kadarım işte.
              
Şimdi tekrar merhaba desem garip mi olur? Yok yok, bi’ bok olmaz. Merhabalar. Bakın, “lar” eki ile dünyaları değiştirdim işte. Seninle içelim okuyucu. Ama buradan olmaz. Buralarda sadece metinler yenir yutulur cinsten.

Sana sahip sesleniyorum okur kardeş. Şakadan da olsa takım elbise giydirmeyin 5 yaşındaki erkek çocukcukcuklarına. Özgüven ve şımarma katsayıları terbiyesizlikle çarpılıyor. Bir çocuğun kendine güvenmesi ne büyük bir çılgınlık bir düşünün lütfen. Derin düşünün.

Mesela yalnızlık; yalnızlık hep karaysa, kara görünmüyorsa, denizde veya havada olmak bizleri mutlu etmeli. Ama kusura bakmayın, ben karadayım.

“Az önceyi. Her seferinde daha da az önceyi düşünerek şimdiye gelsem ağlayabilir miyim?” sorusu beliriyor zihnimde. Şimdiye varmak istemiyorum, ama gelebilirim diye ufaktan bir ümidim de yok değil. Yok değilse vardır kesin bir şeyler. Yok varsa, yok değildir.

Bu arada fazla bir şey anlatmayacağım. Yeni şiir yavaş okunması lazım. Her dizeden sonra 70 saniye durmalı. Yeni rakı içmenin ise çok nedeni vardır, kusmanın bir. Küçüksemek için fotoğrafçıya; "sıfır sıfır sıfır," diyerek tükürünüz.
              
2
              

“Benim de söyleyeceklerim yar.” Unuttum Yazarını

Bazı aşkların, galibiyet sonrası kaybedilen üç puan olduğunu herkes bilir. Herkes bunu öğrenir hayatın safhalarında. Ellerinde kalan tezat bir şikedir. Olabilecek en güzel yalnızlık betimlemesi. İnsanların kalplerini deşen transparan fallar baktılar benim için, utanmadan. Seni seven bir adam varmış içimde. Kaçırılan Merkit kızı masumiyetinde, sen adında bir kadın arıyorum yıllarca.

Özellikle de gençler birkaç gün uykusuz gezindikleri zaman sayıklamaya ve kendi kendine konuşmaya başlayabilirler. Mesela bazıları kendini şair sanar. Şöyle diyebilirler, “Kara bir sayfasın aşkın defterinde. Bazen düz, bazen eğri. Bazen dört duvar arası kareli.” Şiirlerini yazdığı defterle yalnızlığını paylaşırken uykusuzluğun verdiği rehavet bu kadar şairane olabilir onlar için. O bazılarını kim anlayabilir ki? “Adalarda ışıksız yakılıp yıkılmışsak bir ihtimal. Zaten hep gelememenden bu suiistimal,” diyerek çok defa duvardan duvara vurdum o amatör lirikçi defterimi.


3


“İki günde bir uyuyorum. Sevgilim bana tapıyor. Ne için bilmiyorum.” Diye Biri
              
İçkiyi çok severiz ya, kendimizi uyuşturmayı. Devam ederim konuşmaya, devam ederiz biz amatör lirikçiler. Biz, şiirde profesyonelleşemeyen, amatör lirikçiler. “Yalan söyler şarap her yudumda dobra dobra. Şekerin alkole dönüştüğü tek içki. Hakikati şişeledim sayende bağ bozumlarında. Lavanta kokusuna gelen akrep misali. Yine de tek istediğim on duble Mai Tai. Kim bana ziyafet çekecek, gücüm kalmadı kadehime kanımı doldurup içecek?”

Bir türlü hayata dahil hissedemeyiz kendimizi, bekleriz hayatın yedek kulübesinde. Her gol sonrası yalnızlık sevinci. Sürekli boş kalan ruhun beslenme çantası. Ve otoyoldaki kokain çizgilerini sollayan yalnızlık canavarı. Biliriz ki tüm bunlar, aşk kahramanlarının kalanlı bölme işlemidir.

Her şey yitip gitti artık. Eve döneli çok oldu kaybolan tavşanlar. Beyaz olanlarını izlemeye koyulduk bile. Sarıldık tüysüz şeftalinin kanser olma ihtimaline. Daha bir hayalperest oldu kulaklarımdaki martı sesleri ve havada uçuşan susamsız simit düşleri. Sadece pazartesileri olmaz rutin sendrom ataklarımız. İçimde gezinen, anestezi tadında uyanık ceset sendromu. Belkide aşk, yoksulların ezemediği bir sigara izmaritidir.

Bir gün, yine çok güzel bir kadın bana sormuştu usulca sokulup, “Hayat nedir?” Cevabım kesin oldu, “Mesafe kateden kanser hücrelerine ölüm dedikçe, ayakları sakat bir savaş gazisi hayat!” Fakat onu, belki de bu sorusundan dolayı sevemedim çokça. Zaten olmaz gülün iyisi kötüsü. Hepsi eline batar sevdikçe.

Gel gelelim, aşkımın tümörleriyle savaşan ilk erdim ben. Kalleşçe öldürülmeden geçtim tüm rütbelerden. Keşke diyorum bazen. Ruhumdaki derin çatlaktan çıkmasaydın sevgilim. Yaz sonrası ağlamazdık sonbaharlarda. Şiir yazdırırsan kara kaleme ucuz şaraplarla. Elbette ortasından çatlar elim.

Bu yazdığım şeyler. Gün içinde delirmemek için yaptığım tekdüze bir alışkanlık işte. Kardeşim Tufan (söylerken u harfini uzatmazsanız hayatımda duyduğum en komik isim) sabah sekiz gibi işe gider her gün. Ben ise daha yeni yeni uyumaya hazırlanırım çoğu zaman. Çoğu zaman ise dediğim gibi günlerce uyumam. Bu, hem düzensiz bir işim olduğundan hem de böyle yaşamayı seçtiğimden ileri gelir.

Sonbaharın inatçı bir gecesindeyim. Hava çok soğuk. Uykusuzluk çok ağır. Uyursam es kaza, nasıl olsa uyanacağım.
              
Görüyorsun, okuyorsun da. Melankoli hepimizi evlat edinmiş izole mutluluklarda. Sen aşk, o düşman, ben yalnız… Gibi kaldık ölümün kucağında.” Amatör Lirikçiler Derneği

İlker Filiz
Samsa Fanzin/ Sayı 2/ Mayıs 2014